TÜRKİYE’NİN EN ÖNEMLİ SORUNU: AHLAKİ YOZLAŞMA…
TÜRKİYE’NİN EN ÖNEMLİ SORUNU: AHLAKİ YOZLAŞMA… E. Emniyet M. Yasar Durmaz 28 Eylül 2026 10:58
Türkiye’nin derdi çok.
Hayat pahalılığı… Adalet… Liyakat… Eğitim… İşsizlik… Geçim sıkıntısı… Yoksulluk… Yolsuzluk… Yasaklar…
Her gün bunları konuşuyor, tartışıyor ve çözüm bekliyoruz.
Ama bütün bu sorunların altında, çoğu zaman görmekten ve yüzleşmekten kaçındığımız daha derin bir mesele var:
Doğru ile yanlış arasındaki çizginin giderek silikleşmesi.
Yani ahlaki yozlaşma…
Çünkü yanlışlar normalleştiğinde sadece düzen bozulmaz. Vicdan da zamanla susar.
Haksızlık karşısında susmak… Torpili “işini halletmek” olarak görmek… Başkasının hakkını kendi çıkarımız için görmezden gelmek…
Bir süre sonra bunlar sıradanlaşır.
Bugün herkes adaletten söz ediyor.
Ama sıra kendisine geldiğinde ayrıcalık bekliyor. Liyakati savunuyor, yakını için torpil arıyor. Kul hakkını hatırlatıyor, başkasının hakkı söz konusu olduğunda susuyor.
Sonra da dönüp soruyoruz:
“Biz ne ara bu hale geldik?”
Belki de önce kendimize bakmalıyız.
Çünkü bütün suçu başkalarında ararsak, kendi payımızı göremeyiz.
İstediğiniz kadar kanun çıkarın. İşi yapan insan dürüst değilse, en sağlam düzen bile kâğıt üzerinde kalır.
Ahlaki yozlaşma bir günde ortaya çıkmaz. Günlük hayatta küçük görünen davranışlarla başlar.
İşini savsaklayan çalışanla… Hak etmediği avantajı kabul eden insanla… Tanıdığını kayıran yöneticiyle… Haksızlık karşısında susan vatandaşla…
Bu davranışlar tekrarlandıkça normalleşir ve toplumun adalet duygusunu aşındırır.
Çünkü insan, başkasının yanlışını kolayca görür; kendi yanlışına gelince körleşebilir.
Haksızlık bize dokunmadığında susar, kapımızı çaldığında adalet isteriz.
Oysa adalet, yalnızca ihtiyaç duyduğumuzda hatırlayacağımız bir kavram değildir.
Bu yüzden insanın kendisine şu soruyu sorması gerekir:
“Ben aynı durumda olsaydım, ne yapardım?”
Bana yapılan ayrıcalığı hak, başkasına yapılanı haksızlık sayıyorsam; kendim için adalet isteyip başkasının hakkını görmezden geliyorsam, benim de bu sorunun dışında olduğumu söylemem mümkün değildir.
Türkiye’nin bugün daha fazla slogana değil, günlük hayatta samimi davranışlara ihtiyacı var. TarihBelgeseli İzle
Hak etmediğini istememek… Makamı ve yetkiyi kişisel çıkar için kullanmamak… Kendimiz için istediğimiz hakkı başkası için de savunabilmek… Yanlış yapan yakınımız olsa bile doğruyu söylemek…
Bunlar küçük şeyler gibi görünebilir.
Ama toplum dediğimiz şey, tam da bu davranışların toplamıdır.
Çünkü bir toplum yalnızca kanunlarla değil; dürüstlük, adalet duygusu ve vicdanla ayakta durur.
Öyleyse “Biz ne ara bu hale geldik?” diye sorarken cevabı yalnızca başkalarında aramayalım.
Belki de bu hale, küçük yanlışları normal görerek ve haksızlık karşısında susarak geldik.
Peki, buradan nasıl çıkacağız?
Başkasını değiştirmeye çalışmadan önce kendimizden başlayarak…
Bir haksızlık karşısında susmamak, hak etmediğimiz bir ayrıcalığı reddetmek, başkasının hakkını kendi hakkımız kadar önemsemek ve yanlış yapan yakınımız olsa bile doğruyu savunmak…
Kendimize şu soruyu sormamız gerekiyor:
“Ben bu düzenin yalnızca şikâyetçisi miyim, yoksa değişmesi için sorumluluk alan biri miyim?”
Cevap, sözlerimizde değil, davranışlarımızda ortaya çıkacak.
Çünkü gerçekten bir şeylerin değişmesini istiyorsak, başkalarının değişmesini beklemek yerine önce kendimizden başlamamız gerekiyor.
Selam ve saygıyla…
|