AVRUPA BİRLİĞİ VE KIBRIS
Sayın Cumhurbaşkanım, Girne Amerikan Üniversitesinin çok değerli öğretim üyeleri, öğretim görevlileri ve sevgili gençler, Muhterem misafirler, Basınımızın ve televizyonlarımızın değerli temsilcileri,
Tarih Kulübünün açılışı münasebetiyle Türk Dünyasının; Turan Coğrafyasının Akdeniz güneşi olan Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetinde bulunmaktan ve sizlere hitap etmekten büyük mutluluk duyduğumu belirterek ve ayrıca bu programı düzenleyen Tarih kulübü başkan ve yöneticilerine teşekkür ederek sözlerime başlarken hepinizi saygıyla selamlıyorum. Avrupa Birliği sürecinde Kıbrıs konusunu net bir şekilde ortaya koymak için önce Türkiye ve Avrupa Birliği konusuna ana hatlarıyla da olsa değinmek gerekmektedir. Türkiye 31 Temmuz 1959 yılında Avrupa Ekonomik Topluluğuna ortaklık için başvurmuştur. 1959 yılından 2006 yılına kadar 47 yılda 36 anlaşma yapılmıştır. Yani 1959 yılından beri Türkiye Avrupa Birliğine girmeyi bir devlet politikası olarak benimsemiştir. Biz elbette ki devlet politikası olan bir konuya kolay kolay tavır almayız. Ancak bazı yanlışları, eksiklikleri ortaya koymak görevi ile de karşı karşıya olduğumuzu düşünüyoruz. Ve bu noktadaki ilk uyarımız şudur: Avrupa Birliğine ne olursa olsun karşı olmak önyargısını taşımak ne kadar yanlışsa, ille de Avrupa Birliği demek, bu birliğe giremezsek çökeriz diye düşünmek de o kadar hatta daha büyük bir yanlıştır. Önce şunu kabul etmek gerekmektedir. Bir Nato üyesi olan Türkiye`nin ABD ve Kanada hariç bütün Nato ülkelerinin kurduğu bu birliğe girmek istemesi gayet doğaldır. Bunun için büyük çabalar sarf etmesi de normaldir. Hele Dünya iki kutuplu iken Sovyetler Birliği tehdidi karşısında Nato şemsiyesinin yanında Avrupa birliği kabanını giymek istenmesi dış siyaset açısından çok tartışılabilecek bir siyaset olarak kabul edilemez. Ama Sovyetler Birliği çöktükten sonra Türkiye yeni bir strateji oluşturma fırsatını kullanamamakla çok büyük bir fırsat kaçırmıştır. Türkiye bana göre bu manadaki ilk yanlışını 1990`lı yıllarda Gümrük birliğine girerken yapmıştır. Bu dönemde Türk Milliyetçilerinin "önce Türk Birliği, sonra Avrupa Birliği" tezini hükümet edenler dikkate almış olsalardı bu gün Avrupa Birliği sürecinde Kıbrıs konusunu başka türlü görüşmüş olurduk. O dönemde Türk Milliyetçileri şu tezi ileri sürüyordu:"Avrupa Birliği yıllardır bir devlet politikası olmuştur. Bu siyaset bu gün dünyada meydana gelen gelişmeler karşısında tekrar ele alınmalıdır. Sovyet Rusya`nın çöküşünden sonra 5 Türk Cumhuriyeti bağımsızlıklarını ilan etmişlerdir. Biz Türk Birliğini veya Türk Ortak Pazarını kurduktan sonra Avrupa Birliğine girersek, büyük bir blok halinde gireriz ve nüfus açısından da çok avantajlı bir hale gelerek bu ortaklıkta ciddi bir gücümüz olur. Kıbrıs da bu Türk Cumhuriyetlerinden biri olur ve Yunan oyunlarına maruz kalmaz. Eğer Avrupa böyle birlikteliğe yanaşmazsa gümrük birliğine girmeyiz ve Avrupa ile İsrail`in yaptığı gibi bir anlaşma yaparız ve işbirliğimiz yine devam eder. Türk Birliği ABD ittifakı, Türk Birliği ABD, İsrail ittifakı, Türk Birliği Rusya Federasyonu İttifakı üzerinde çalışmalar yaparız." Ancak bu görüş dikkate alınmadı ve bizler " Yine Turancılığınız depreşti" diye tenkide uğradık. Halbuki biz Türkler Avrupa Birliği ve benzeri Birlikleri fikir olarak yıllar önce ortaya koymuş bir milletiz. Turan fikri biliyorsunuz dünyadaki bütün Türkleri bir bayrak altında toplamayı hedefleyen bir fikir akımı idi. Macar Turancıları ise Türklerin yanı sıra Çin, Rusya ve Japonya hariç Orta asya ve Uzakdoğu ülkelerinin çoğunu içine alan bir büyük ittifak öngörüyorlardı. Turancılık gerçekleşmesi uzak bir ideal olarak görülebilir ancak bağımsızlıklarını kazanmış Türk Cumhuriyetleriyle birlikte Avrupa Birliğine benzer bir birlik kurmak gerçekleşmesi orta vadede mümkün olabilecek bir hadisedir. Böyle bir birliktelik isteği sadece soy birliğinin bir gereği olarak görülmemelidir. Çünkü büyük devlet olarak ayakta durmada tarih boyu pek değişmeyen belli üstünlüklere ve özelliklere sahip olmak gerekiyor. Bunlar: 1-Müşterek ve büyük hedefler. 2-Stratejik coğrafi konum ve toprak üstünlüğü. 3-Nüfus üstünlüğü. 4-Kültür üstünlüğü. 5-Eğitim, bilim ve teknoloji üstünlüğü. 6-Ekonomik üstünlük. 7-Askeri üstünlük. Bu üstünlüklere günümüzde hiçbir Türk devleti tek başına sahip değildir. Ama Türk Birliği bu üstünlüklerin hepsini orta bir vadede gerçekleştirebilir. Ancak 90`lı yıllarda bu fırsat değerlendirilmemiş ve bu gün 5 Türk Cumhuriyetinin ikisi 5`li Shangay örgütünün üyesi olmuştur ve Rus ve Çin`le birlikte hareket etmektedir.
Avrupa Birliği sürecinde Türkiye müzakere masasına oturacak duruma gelmiş ama Avrupa Birliği yolunda ilerledikçe kolları ve kanatlarına vurulan darbeler de artmaktadır. Türkiye son yıllarda uyum yasaları adı altında çıkardığı kanunlar ve yaptığı anayasa değişiklikleriyle en çok hırsızı, katili, bölücüyü, teroristi kollamış normal vatandaşa fazla bir şey vermemiştir. Avrupa istemiş biz yapmışız. Ama Avrupa öteden beri beslediği, destek verdiği, barındırdığı bölücüleri, rejim düşmanlarını koruma ve kollamaya devam etmektedir. Daha geçenlerde Fransa`da Ermeni katliamı yapılmamıştır demenin suç sayılacağı kanun teklifini görüşmek eşiğine geldi. Ermeni anıtları Avrupa`da yeniden dikilmeye başlandı. Bölücü yayın yapan tv lere müsaade devam ediyor. Ve biz bu devletlerin oluşturduğu birliğe girmek için çırpınıp duruyoruz. Türkiye`nin önünde böyle bir Avrupa`nın olması asıl sorun olurken öte yanda bunda yanılsak bile Türkiye`nin Kıbrıs meselesi ile Avrupa birliği arasında bir denge kurması oldukça güç bir problem olarak durmaktadır. Bu problemin çözümünde ise Türkiye`nin elinde hukuki anlamda çok sayıda seçenek bulunmamaktadır. Dahası Güney Kıbrıs Rum kesimin tanımaksızın Türkiye`nin Avrupa Birliğine üye olma şansı çok düşüktür. Türkiye`nin Avrupa Birliği sürecinde Kıbrıs`ı kaybetmeden Bu birliğe girmesi oldukça güç ve bu süreçte plansız ve hesapsız Avrupa Birliğine girme ısrarı Hem Türkiye`nin ve Hem de KKTC`nin birlikte kaybetmesi ihtimali ise çok yüksek gözükmektedir. Ne yapılabilir? Ne yapılmalıdır? Türkiye bize göre şunu yapmalıdır. Müzakere masasına oturmadan iki meseleyi gündemin başına koymayı başarmalı ve bunun neticesini işin başında alarak Avrupa yolunda ya ilerlemeli ya da bu yoldan dönmelidir. Nedir bu iki mesele? Hangi soruların cevabını almalıdır? 1-Türkiye Avrupa Birliğine girmek istemekle bir ortaklığa imza atacaktır. Sizin normlarınızı kabul edecektir. Sizinle birlikte hareket edecektir. İhraç edeceği mallardan, ithal edeceği mallara kadar sizin planlarınıza uyacaktır. Siz gelecekteki ortaklarımız olarak, Türkiye`de ki bölücü teröristlere destek vermeye devam mı edecek misiniz? Yoksa bunları tesirsiz hale getirmek için bizimle beraber mi hareket edeceksiniz? 2-Rum ve Yunan emelleri bellidir. Bunların biz Türklere bakış tarzı da bellidir. Kıbrıs konusunda Yunan ve Rum kesimini oyunlarına evet diyecek misiniz, demeyecek misiniz? Bu iki sorunun ikisinin de cevabı evet olursa Türkiye Avrupa Birliğine girme yolunda ilerlemeye devam eder, yoksa bu yoldan döner. Şunu da bilmeliyiz ki Avrupa artık eski Avrupa değildir. Avrupa ülkelere 6-7 içinde ekonomisini düzeltemezse Avrupa yabancı düşmanlığının, ırkçılığın ve benzer her türlü fikriyatın silahlı örgütleri baş göstermeye başlar ve Avrupa karmakarışık bir hal alır. Onun için bu birliğe karşı çok tavizkar olmaya da gerek yoktur. Bunu bu günkü iktidar yapabilir mi? Şu ana kadar bunun bir izine rastlayan olmadı. Kim yapabilir? Ancak milliyetçi bir iktidar yapabilir. Türkiye milliyetçi, kararlı bir iktidarla Avrupa Birliği sürecinde kaybetmeden devam edebilir, ya da yeni yörüngelere girebilir.
Peki biz Türkiye`de böyle bir iktidar, böyle bir dirayetli politika beklerken KKTC`deki Türkler olarak ne yapmalıyız?
Bir diğer önemli olan mesele de budur. Biz Avrupa niye böyle haksızlık yapıyor, Yunanı ve Rumu niye Enosis peşindedir diye yakınmak durumundan çıkmalıyız. Düşmana sen niye düşmanlık yapıyorsun diye sormakla vakit kaybetmenin bir anlamı yoktur. Bunlar Tarih boyunca olduğu gibi, bundan böyle de yapacaklarını yapacaklardır. Çünkü Allah insanları kavim kavim yaratmıştır ve her kavmin genleri öteden beri değişmeden gelmektedir. Bu genler, bu özellikler anlaşmalarla falan da değişeçek gibi değildir.Kalleşi kalleştir. Zalimi zalimdir. Adaletli olan da adaletlidir. Asıl önemli olan şudur: Biz, bu düşmanlık duygularını bırakamayan hasımlara karşı ne yapmalıyız? Yapılabilecekleri sizlere sıralamak isterim.
1- Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetinde yaşayan Türkler olarak bizim hedefimiz nedir? Rumlar Enosis peşinde koşmakta, önce bu adanın hakimi olmayı sonra da Yunanistan`a bağlamayı hedeflerken biz neyi hedefliyoruz? Ya da hedefleyeceğiz? Şehit kanlarıyla, nice bilinen ve bilinmeyen kahramanların olağanüstü gayretleriyle, Kıbrıs Türkünün canı, kanı, malı, alın teriyle kurulan KKTC`ni; kurulan bu bağımsız devletin hayatına son vermek mi hedefimiz? En büyük zenginliğin kapısının ve hatta kendisinin hür ve bağımsız yaşamak olduğu gerçeğini bir kenara bırakarak küçük hedeflerin, küçük menfaatlerin peşinde koşmak mı amacımız? Yoksa Bağımsız KKTC ni ilelebet yaşatmak mı? "Elinizmin düşmanı Türk ulusunun Kıbrıs`taki kolu olan Türk azınlığı adadan çıkarılmadıkça, EOKA kahramanlarının görevleri tamamlanmış sayılmayacaktır." Diyenlere karşı bizim en azından karşı söylemimiz ne olacaktır.? 1571 de atalarımız bu adaya Rum Ortodoks papazların daveti üzerine 70 bin şehit vererek bu adaya gelmediler mi? Bu adada camiler, hanlar, tekkeler, çeşmeler yapmadılar mı? 1974 barış harekatında şehit düşenlerin belki hala vücutları soğumadan milli irademizi şu veya bu sebeple devretmeyi düşünebiliyor ve hatta bunun için referandum da oy bile verebiliyoruz? Bu durumları düşünmek zorundayız. Bir milli hedefi artık net ve açık bir şekilde ve topluca, hep birlikte bir tek fire bile vermeden ortaya koymalıyız. Bu belirsizlik ortadan kalkmalı ve net bir görüş etrafında birleşerek hedefimizi belirlemeliyiz.
Evet hedefimiz milli ve büyük olacaktır. Birinci mesele budur.
2- KKTC dünyadaki bütün Türklerin siyasi merkezi olan Türkiye ile ilişkilerini en üst seviyede tutmalıdır. Ancak öte yanda KKTC de yaşayan Türkler başta Türkiye olmak üzere hiçbir yerden hiçbir yardım ve destek almamış olsa bile dimdik ayakta durabilecek bir gücü, birlik ve beraberliği ve manevi iklimi meydana getirmek zorundadır. Türkiye`ye güvenmek " boş verelim nasıl olsa Türkiye var" dedirtmemeli ama her halde ve şartta ayakta durmanın hazırlıklarını yaparken de Türkiye`ye karşı tavır olabilecek ve bundan dolayı düşmanları sevindirecek durumlara da girmemeliyiz. Mesela burada Kahraman Türk Silahlı kuvvetlerine karşı Rumları ve Yunanlıları sevindirecek eften püften sebeplerden dolayı tavır olabilecek uygulamalar içinde bulunmamak gerekir.
3-KKTC de her semtte, her kesimde ve her meslekte kahramanlar ve liderler yetişmelidir. Bunun yanı sıra mevcut isimli isimsiz kahramanlara da sahip çıkılmalıdır. Mesela biz KKTC eski cumhurbaşkanı sayın Rauf Denktaş beyin hem Türkiye`de hem KKTC de iç siyasi sebeplerle yıpratılmak istenmesini asla kabullenemedik. Sayın Cumhurbaşkanımızın bir insan olarak elbette ki eksiklileri ve haksızlıkları olmuştur. Ama Sayın Denktaş bu eksikliklerine rağmen bir kahramandır. Büyük bir liderdir ve Kıbrıs meselesini ondan daha iyi bilen ve yaşayan da yoktur.
4-KKTC`nin siyasi yapısı düşmanın iştahını kabartacak şekildedir. Bir kere KKTC de tek bir siyasi partinin en çok iki siyasi partinin olması gerekir. Bu durum hem kanunlarla ham de kendiliğinden sağlanmalıdır. Çünkü bağımsızlığımızı sağlamlaştırmadan kurduğumuz bu cumhuriyette ikiden fazla siyasi parti faydalı olmaz.200 bini aşmayan bir seçmenin, 250 bin nüfuslu bir ülkenin 6-7 siyasi partiye sahip olması normal şartlarda bile olağan değildir. Parolamız önce tam bağımsızlık, sonra tam demokrasi olmalıdır. Kaldı ki bu gün dünyanın en güçlü ülkelerin başında gelen Amerika`da iki siyasi parti vardır. Ayrıca KKTC`de cumhurbaşkanı olağanüstü durumlar olmazsa asla değiştirilmemelidir. KKTC bağımsızlığını pekiştirene kadar tek bir liderle, aynı cumhurbaşkanı ile yönetilmelidir. Başbakanlar, bakanlar ve diğer yöneticiler değişmeli ama Cumhurbaşkanı değişmemelidir. 5-Türkçülük KKTC devletinin resmi politikası olmalı ve İslam ahlak ve faziletinin Türk toplumunda giderek yaygınlaşması temin edilmelidir. Neden? Kıbrıs`ın Akdeniz deki konumu tarih boyunca çevre ülkelerin hep iştahını kabartmıştır. Kıbrıs`ın yüzlerce yıllık tarihi M.Ö.1450 yılından beri hep siyasi çalkantılar ve savaşlarla doludur. Bize tarih göstermektedir ki tedbirli olunmazsa bu savaş ve çalkantılar yine devam edecektir. Bu çalkantılar ve savaşların üstesinden gelmek için tek yol Türk Milliyetçiliği fikir hareketinden geçer. Milliyetçilik dar manada bir ırkçılık ya da kabilecilik değildir. Milliyetçilik önce bir mensubiyet ve kenetlenme durumudur. Sonra bir başkaldırı ve tam bağımsızlık hareketidir. Daha sonra güçlü olmak, yükselmek, kalkınmak ve zenginleşmek hareketidir. Ve nihayet dünyaya adalet getirmeye yönelmektir. Bir ülkede milliyetçiliğin en geniş ekseni sağ, sol, liberal vs.nin o ülke menfaatleri etrafında aynı hizada ve birlik içinde olmalarıdır. Yani milliyetçiliğin kolları o kadar geniştir. Her görüşü, her kesimi, her sınıfı, herkesi kucaklayacak bir geniş ve ileriye yönelebilen bir fikir hareketidir. Türk milliyetçiliğini ve Türkçülüğü böyle anlayıp devlet politikası yapmak gerekir. Milliyetçilik emperyalist güçleri durduracak tek güçtür. Bunun içindir ki bu gün dünyayı yönlendiren emperyalist güçler, kendileri en aşırı şekilde milliyetçi uygulamalarda bulunurken milliyetçiliği ilkel ve zararlı göstermek için her türlü çabayı göstermektedirler. Onlar hakimiyetlerini ancak pasif, duyarsız, nemelazimcı, maddeyi her şeyin üstünde tutan toplumlar varoldukça ve bunlar uyanmadıkça yürütebileceklerini biliyorlar. Bu emperyalistlere göre yine tarih önemsizdir. Onlar işlerine geldiğinde hep şunları empoze etmeye çalışırlar. "Tarih geçmişte kaldı, biz geleceğe bakalım, barış içinde yaşayalım vs. vs.". Milli şuurun gelişmesinde büyük katkısı olan tarihi önemsiz, milliyetçiliği ilkellik olarak gösterip yollarına aynen devam etmek isterler. Türkçü politika aynı zamanda KKTC dışında ki Türklerle de çok sağlam ilişkilerin doğmasına sebebiyet verecektir.KKTC her zaman en az 5 milyon insan barındırır. Ama bu gün nüfusu yarım milyon bile değildir. Burası bir Turan yurdu ilan edildiğinde Türk dünyasından buraya göç artacaktır. Burası göç veren değil göç alan bir ülke olmalıdır. Yine Türkçü politika bu adadan Başka ülkelere göçmüş ve oaralarda yaşayan Türklerle de ciddi ilişkiler getirecektir. Bana verilen rakam doğruysa bu gün İngiltere`de 100 binin üzerinde bu adadan göçmüş Türk yaşamaktadır. Az sayıda da olsa Amerika`da ve Avrupa`daki Türklerle en azından lobi faaliyetleri için çok sıkı ilişkiler kurmak gerekmektedir. Yine İslam ahlak ve faziletinin yaygınlaştırılıp topluma hakim kılınması çok önemlidir. Bir insan üzerinde, bir toplum üzerinde dinden daha etkili olabilecek bir başka güç yoktur. Bir insanın dindar olması yönünde bir din adamının yapacağı çalışmaların sebebi bellidir. Din adamları bu çalışmaları din için yaparlar ve dini bir görevi yerine getirdiklerini kabul ederler. Her din adamı için teoride aslolan da budur. Ve bu olmalıdır. Ancak başta Rumlar, Yunanlılar ve diğer bazı ülkelerde din adamları ve papazlar devlet işlerinde çok faal görevler yürütürlerken bizim Müslüman din adamları ve din alimleri yetiştirmede, bunların görevlerini yapmalarında imkan sağlamada, yeni camiler ve din eğitim merkezleri kurmada geri kalmamız, eksik kalmamız doğru değildir. Devleti ve toplumu yönetenlerin dindar olsunlar ya da olmasınlar dinin insanlar üzerindeki bu muazzam etkisini dikkate almamaları yöneticilik açısından büyük bir eksiklik olur ve meseleyi bu açıdan ele alırsak bunun laiklik ilkesi ile de bir ilgisinin olmadığı anlaşılır. Kaldı ki maneviyattan yoksun bir Türkçülük ve milliyetçilik büyük bir eksikliktir. Türk Milliyetçiliği iman ve inançla birlikte yürümelidir. Türk Milliyetçiliği ayrıca toplumları ve yöneticileri uyanık tutar.Tedbirli kılar. Hepimiz şu gerçeği bilmeliyiz ki yakın çağdan beri ana caddelerde hep barış şarkıları söylenir ve arka sokaklarda okunanlar hep savaş marşlarıdır. Barış şarkılarına takılıp tarih boyunca var olan ve bundan böyle de sürecek olan milletlerarasındaki büyük mücadele unutulmamalıdır. Türk Yunan dostluğu, bu adada Türkün Rumlarla birlikte yaşaması çok zordur. Çünkü Yunanlıların İstanbul üzerinde, Trabzon üzerinde, bu ada üzerindeki emelleri bitmeden bu dostluklar olmaz. Yani arka sokaklardaki savaş marşları susmadıkça bu mümkün olmaz. KKTC`nin de geleceğe ve tam bağımsızlığa uzanması inançlı ve imanlı Türk Milliyetçilileri ile mümkün olabilecektir. Konuşmamı şimdilik bu şekilde bitirirken tekrar sizleri sevgi ve saygıyla selamlıyorum. GİRNE-2006 Rıza Müftüoğlu
|