Türk Meclisi

Anasayfa Görüşler Tartışmalar Haber & Yorum Temel Bilgiler Anketler Arama İletişim
Türk Meclisinde kayıtlı toplam kullanıcı: 1699
Görüşlerde Yer alan toplam Makale sayısı: 7076
Açılan toplam Tartışma konusu sayısı: 234
Tartışma Panelindendeki toplam Mesaj Sayısı: 753
Toplam 796 Bilgi Makalesi ve toplam 1984 Haber bulunmaktadır.
Üye olmak istiyorum
Şifremi unuttum
Kullanıcı Sözleşmesi
Kullanıcı:
Şifre:
Okuyucularımıza Sunduğumuz Temel Bilgiler
TÜRKLÜĞÜN ESKİ ÇAĞI
TÜRKLÜĞÜN ESKİ ÇAĞI İlmî neşriyatta, umumiyetle, Türklüğün anayurdunun Orta Asya ve hatta Şarkî Asya olduğu fikri yayılmış bulunuyor. Tarih sahnesine çıkan ilk Türkler yani Hunlar (M.Ö. III. asır), yahut eğer Türk sayılırlarsa To-palar (M.S. IV. asır) Şarkî Asya sahasında, Çin’in şimaline doğru, Gobi çölü etrafında görünüyorlar. Milattan sonraki bin yılın ikinci yarısında Asya ve kısmen Avrupa tarihinde de mühim roller oynayan Türk kavimleri, Türkler ve Uygurlar, Orta Asya’nın büyük dağlık bölgelerinde Baykal gölünün cenub garbinde oturuyorlardı. Bundan başka Türk dilinin bir takım Orta ve Şarkî Asya dilleriyle, Moğolca ve Tunguzca ile olan bağlılıkları -her ne kadar tarihi bakımdan istifade edilebilmesi için kâfi derecede tenkidli olarak tetkik edilmemişlerse de- çok açıktır. Şu hale göre Türk kavimlerinin en eski yurdunun Orta ve Şarkî Asya olarak kabul edilişi şaşılacak birşey değildir. Eskiden Türkleri ve en yakın akrabalarını (Moğolları, Tunguzları) değil, bütün Ural-Altay dil ailesini ifade etmiş olan "altayik” lisanı ve kavmi tabirinde (Castrén, Schott),[1] bu görüş tarzı belirmektedir. Türklerin anayurdunun Altay civarında olduğu başka belgeler yanında Çin kaynaklarının ilmi eserlerde çok geçen bir kaydı ile de ispat edilmeye çalışılmıştır. Bu kayda göre Türk kavimlerine adını veren ve M.S. VI. asırda meydana çıkan "Türk” (=Göktürk) kavminin anayurdu Altay’dı. Klaproth 1824’de "Tableaux historiques de I’Asie”nin III. cüzünde Türklüğün anayurdu ve ilk göçlerinden şöyle bahsediyor: "Il paraît qu’après la dernière grande inondation, lerus ancêtres sont descendus des monts neigeux de Tangnou et du grand Altaï, d’ou ilse sont bientôt dispersés vers le sud -est et le sud- ouest, en se fixant principalement au nord des provinces chinoises de Chan si etde Chen si, dans le voisinage du mont In chan.” Hammer de öyle: "Gesch. d. Osmanischen Reiches” (Osmanlı Devleti’nin Tarihi). Medhal kısmında (2. basım, s. 34.1): "Türkler, Çinliler tarafından Tuku tesmiye edilmişlerdir. Altay’dan neş’et ederler...”[2] Türklüğe dair ilk büyük toplu eser olan Vâmbéry’nin "Das Türkenvolk” adlı eseri de aynı görüşü ihtiva eder, yani "Türklüğün anayurdu Altay, daha sarih ve kat’î olarak Sayan dağlarıyla Altay civarı idi”, (s. 48.1) diye yazar. György Almasy ise, "Centralasien die Urheimat der Turkvölker” unvanlı taslak halinde çok ilgilendirici müşâhade ve düşünceler ihtiva eden, lakin daha çok nazariyeler ileri sürmek fikriyle yazılmış, pek sağlam esaslara istinad etmeyen tetkikinde, Türklüğün anayurdunu biraz daha cenuba indirir. Keleti Szemle III. Gy. Almasy -zannıma göre- Orta Asya seyahatinde yaptığı esaslı antropoloji müşahedelerinden hareket ediyor, bununla birlikte şimdilik bunlardan tarih bakımından istifade edilemez gibidir. Almasy, bu antropolojik müşahedeleri ile bir takım medeniyet tarihi vâkıâları, eski tarihi kayıtlar ve faraziyeler (Hunlar, İndogermenlerin anayurdu, Arîler ve ilk muhaceretleri, Sümerlerin Türk olması vs.) arasında bir münasebet te’sis ediyor ve şu neticeye varıyor ki: "Türklük, daha geniş manada, menşe’leri tayin edilemeyen karışık bir kavimler halitası değil, bil’âkis, Orta Asya’da oturanların öz yerli (otokton) koludur” ve bunun vatanı Şarkî Türkistan, Gobi çölü, Orta Tien-Şan civarı ve bugünkü Kırgız bozkırıdır (197-98.1). Bununla beraber ona göre Altay ve cenubi Asya’ya Türkler daha sonra göçetmişlerdir. Oberhummer’e göre Türklüğün anayurdu olarak Altay gösterilebilir[3] Radloff Türklüğün anayurdunu daha şarkta aramıştır. Yahut hiç olmazsa Uygur tarihine dair yazdığı "Toplu bir bakış”ın ilk kısmından böyle bir netice çıkarılabilir: (Das Kudatku Bilik, Teil 1, 1891, LXXX- LXXXI. s. 1): "Çok eski zamanlardan beri Çin tarihleri bize, kısmen Tunguz ve kısmen de Türk soyundan olmaları çok muhtemel birçok şimal barbarlarıyla yapılan mücadelelerden bahsediyorlar. Tunguzlar şimal-i şarkiden Büyük Okyanus’a kadar uzanan sahada ikamet ediyorlardı. Türkler de bu esnada Sarı nehrin cenubundan ve garbdeki dağlardan Tibet hududuna kadar olan sahada bulunuyorlardı. Çin devletinin takviyesi suretiyle Türk kabileleri daha şimale doğru atıldılar. O suretle ki M. Ö. IV. asırda bunların yalnız pek cüz’i bir kısmı Sarı nehrin sol sahilinde ikamet ediyorlardı. Türk kavimleri tarafından şimal ve garbe doğru işgal edilen sahanın genişliği hakkında tabiatıyla elimizde hiçbir malumat yoktur.” M. A. Czaplicka’nın 1918’de "The Turks of Central Asia in History and at the Present Day” unvanlı eserinde (61.1) yazdıkları da Radloff’un görüşünü andırmaktadır: "Türklerin muhtemel cedleri, Çin’in şimalinde yaşadılar ve oraya yaptıkları istilalar dolayısıyla Çin vakanüvisleri tarafından Milattan üçbin yıl gibi uzun bir zaman önce zikredildiler. Fakat tabiatıyla Çin’in çok şimalinde ve uzak garbinde yaşayan Türklerden Çinliler hemen hiç bahsetmemişlerdir.” G. J. Ramstedt kısa bir makalesinde[4] Türklüğün anayurdunu Şarki Asya’ya, Kingan dağının şark ve garb yörelerine naklediyor, yahut da Türk dillerini bir zamanlar burada bir yerde konuşulmuş bir anadilden çıkartıyor. Ona göre Türkler, Moğollar, Tunguzlar ve Koreliler bu en eski dil ailesine mensupturlar. Bu anadilden ilk önce Türkler ve Moğollar ayrılmışlar. Tunguz ve Koreliler ise daha bir müddet beraber kalmışlardır.[5] Bu fikirlere karşı -1917’de "Turan Cemiyeti”’nde vermiş olduğum bir konferansta izah ettiği gibi- öyle sanıyorum ki, Türklüğün anayurdu Orta ve Şarkî Asya değil, Garbi Asya idi. Meselenin tetkikinde usulünün sıhhati ve malzemesinin zenginliği ile, kendilerine dair hiçbir tarihi kayıt bulunmayan, en eski bağlılık ve münasebetleri (antropoloji ve kültür akrabalığını değil) göstermek için yalnız dil araştırmaları tam bir vuzuhla birer rehber olabilirler. En eski dil birliği Türklüğü Urallı kavimlere bağlamaktadır. Daha önceden de çok defa sözü geçen bu dilbirliğinden, Nyelvtudomânyi Közlemenyek (Dilbilgisi Mecmuası) C. XLVII (1928)’de sistemli bir surette bahsettiğim için burada delillerden yalnız manidar bir kaçını tebarüz ettirmek ve birliği hiç olmazsa örnekleriyle göstermek istiyorum. • Olmak : Türkçe bol- ~ Züryence vil ~ Macarca vol- • Uyumak : Türkçe udu- ~ Mordvince udo-, • İşitmek : Türkçe *qul- ~ Fince kuule-, • Bırakmak : Türkçe qod- ~ Çeremisçe kos-, • Büyülemek : Türkçe arba ~ Fince arpa "büyü aleti”, • Gelin : Türkçe keli ~ Züryence kel "baldız”, • Siğil : Türkçe sigil ~ Çeremisçe şeğel, • İçyağı : Türkçe maj ~ Vogulca boi (Macarca vaj) Andığım tetkikte gramer uygunluğundan başka böyle otuz iki kelime mutabakatinden bahsettim ki, bunlardan birkaçının doğruluğu ispat edilemezse bile büyük bir kısmı şüphesiz ki doğrudur. Urallı kavimlerin anayurdu -bundan pek de şüphe edilemez- Ural dağlarının Avrupa yakasında, galiba Kama, Peçora, Viçegda nehirlerinin yukarı mecraları bölgesinde idi. Samoyedler buradan daha şimale göçmüşler, Finnugorlar da buradan daha cenubdaki bir ülkeye, yani Kama’nın aşağı mecrası olan Byelaya ile Volga’nın bunlara oldukça yakın bulunduğu bir yere inmişlerdir. Şu halde en eski Urallı-Türk münasebetlerinin yerinin neresi olabileceğini aradığımız zaman, ilk önce bu sahayı, daha doğrusu bu saha civarını gözönünde bulundurmamız lazımdır. Burada iki mes’ele ortaya çıkıyor: Bilindiği üzere Ural anadilinin İndogermen anadiliyle kat’i ve açıkça görülebilen bir münasebeti vardır.[6] Acaba Türkler ve İndogermenler arasında böyle uygunluklar -çünkü yukarıdaki tespitlere göre bunlar da tasavvur olunabilir- yok mudur? Bunun yalnız bir misalini biliyorum, bu da "insan” manasına gelen kelimedir. Samoyedce kum "insan”, Züryence komi (bugün "züryen” bu manadadır), Voğulca xum "insan, erkek insan”, Türkçe kün "halk”, Moğolca kümun "insan” sözü ile birdir ve bu sözler de latince homo ve bunun İndogermence mukabilleri ile münasebete getirilebilirler. Bunlar haricinde anatürkçe ve İndogermence arasında birleşme görülmüyor ve bu sebepten bu dil uygunluklarına esas olabilecek vaziyeti öyle tasavvur etmemiz lazım geliyor ki, Türkler Urallılar ülkesinin şark, İndogermenler de bunun garb taraflarında oturmuş olmalıdırlar (Bu esasa nazaran da İndogermen anayurdunun Asya’da olması imkansızdır). Burada ortaya çıkan ikinci mes’ele de şudur ki, bütün bunlardan sonra Türk dilinin Moğol ve Tunguz dilleriyle olan münasebetleri ne oluyor? Burada bir defa, bununla ilgili soruların daha vazıh olarak izah edilmesine kadar beklememiz lazımdır; ondan sonra da şurasını ehemmiyetle belirtmemiz icab eder ki, bu kavimlerin oturduklurı ana ülkeyi mutlaka Şarki Asya’da, daha garbdaki sahalarla dil bağlılığı bulunmayan bir ada halinde tasavvur etmemiz zaruri birşey değildir. Türklerin en eski yurdunun Kırgız stepi, İrtiş ve Aral gölü bölgesinde olduğunu farzedersek, o vakit Moğolların bu ülkenin şarkı civarında mesela Altay dağları çevresinde, Tunguzların bunun şarkında, Korelilerin ise daha şarkda oturmaları icabedecektir. Bu takdirde şu neticeye erişmiş olurduk ki zikrolunan kavimler - İndogermenlerden Korelilere kadar- aşağı yukarı eski yerleşme vaziyetlerini bugüne kadar muhafaza etmişlerdir. Böyle olunca, Ural-Altay dilleri ailesi[7] mes’elesi garip bir surette değişiyor, daha doğrusu oldukça siliniyor demektir. Şimdiye kadar varlığı ispat edilemeyen Ural-Altay anadili yerine, andığımız Şarkî Avrupa-Orta Asya dil zenciri nazariyesini kabul etmemiz gerekir (Orta Asya sözünü "şimali ve cenubi Asya” mukabili olarak kullanıyorum). Bu dil zenciri azalarının eski münasebetleri, bazı noktalarda galiba akrabalığa değil, sıkı temaslara dayanmaktadır. Şu kadarı şüphesizdir ki, bu dillerin benzeşmesinde -hiç olmazsa kısmen- daha sonraki karşılıklı te’sirlerin geniş ölçüde rolleri olmuştur: İndogermen- Orta Asyalı etnik gruplar arasında -hiç olmazsa bazı münferid münasebetler- daima, nitekim milattan önceki bin yıllarda bile sıkı bir temas vardı ve öyle zannediyorum ki, bu etnik guruplar Mezopotamya medeniyeti dairesiyle de münasebette idiler. Mezopotamyalıların altılı sayı sistemi izleri İndo-Germen ve finnugorlarda mevcut olduğu gibi bazı eşya adları da bu zikredilen sahada uzun göçler yapmışlardır. Mezopotamya’da ince bir bez adı "bNşu”dur. İbrani ve Aramca’da mukabili bNş "bez”dir; bu söz Grekçeye büssos şeklinde geçiyor, Türkçede de böz~ bez (Çuvaşça pir) şekillerinde mevcuttur. Sözün göç yollarını çizemiyorum, fakat Türkçeye şüphesiz ki Türk ilkçağında girmiştir. Daha sonra mutlaka Türkçe vasıtasıyla Moğolcaya (büs, Kalmukça bös "yün kumaş”) ve Mançucaya (boso "bez”) girmiştir. Türkçe balqa "çekiç”, Moğolca aluqa, Tunguzca palN, xaluka, folğo Mezopotamya menşeli bir kültür sözüdür; bkz. Sümerce balag "balta”, Babilon-Asurca pilaqqu "aynı”, Sanskritçe paraçu-I (parçu- I) "aynı”, Grekçe peleküs "aynı”.[8] "Kendir”in de İndogermen-Ural-Türk ülkelerinde müşterek bir adı vardır: Türkçe kendir, Çeremisçe kine, Ossetçe gen, Grekçe xännabis vs.’deki bu mühim kültür sözü bu sahada bir dilden ötekine, -elbette milattan önceki asırlarda ve şüphesiz garbi Asya’da- geçmiştir. Sözün anayurdu Ural ülkesi görünüyor.[9] Bunlara nazaran Türklüğün anayurdunu kat’î ve sarih olarak tayin etmek henüz mümkün değildir; belki daha sonraki araştırmalar daha verimli neticelere götüreceklerdir. Şimdilik şu kadarını söyleyeyim ki, anayurt Altay ve Ural arasındaki ovada idi. İlmî neşriyatta eski Türklerin Sümerlerle olan münasebetleri hakkında çok şeyler söylenmiştir.[10] Bazıları Sümerleri Ural-Altay, hasseten Altay dil ailesinin bir uzvu, bazıları da doğrudan doğruya Türklüğün en eski bir kolu olmak üzere tasavvur etmişlerdir. Sümerce ne bir Ural-Altay ne de bir Türk dilidir. Bu husustaki ispat teşebbüsleri şimdiye kadar tamamen muvaffakiyetsizlikle neticelenmişir. Nitekim son zamanlarda Münih Üniversitesi eski profesörü Fritz Hommel, Türk-Sümer, daha doğrusu Altay-Sümer akrabalığının taraftarı idi. Iwan Müller’in klasik filoloji elkitabı külliyatının bir cildinde, "Ethnologie und Geographie des Alten Orients” de, bu nazariyeyi müdafaa etmektedir. Kaydettiğimiz eserin 22. sahifesinde (1904) şu yolda bir takım kelime mukayeselerini buluyoruz: Sümerce ab "ev”, Türkçe eb "ev”; benzetme imkansız olmamakla birlikte kendi başına kandırıcı değildir; bu Sümerce kelimeyi Delitzsch’nin "Kleine sumerische Sprachlehre” adlı eserinde şöyle buluyorum: ab Wohnung. Sümerce agar "tarla” (Delitzsch’te adar, agar "salon”) ~ Türkçe ekin; imkansız birleştirme, çünkü Türkçe ekin sözü ak- "tohum ekmek” sözünden gelir. Sümerce agarin "tarla” (Delitzsch’te agarin "anne”) Türkçe qarın "karın, dölyatağı”; 1. Sümercedeki sözbaşı a’dan dolayı, 2. manaları dolayısıyla imkansız (Türkçe kelimenin manası "karın”dır). Sümerce dag "taş” Türkçe taş, Sümerce din, til "hayat” Türkçe tiri "canlı”, Sümerce dir, dirig "karanlık”, ~ Türkçe tol "aynı manada”, (Türkçe karşılığını bilmiyorum), Sümerce dir "doldurmak” ~ Türkçe tola "aynı manada” (doğrusu tol "dolu olmak”), Sümerce gal, val "olmak” ~ Türkçe pol - (doğrusu:bol-) "olmak”, Sümerce gar, gan "balık” ~ Türkçe balık "balık” bütün bunlar her türlü ihtimalden uzak, tesadüfe bağlı benzetişlerdir. Bunula beraber tek bir Sümerce-Türkçe söz uygunluğuyla ayrıca meşgul olmamız icabeder, çünkü doğru ve manalı göründüğü gibi, belki de bunun sayesinde Türk eski çağının anlaşılması bakımından son derece ehemmiyetli bir buluş olabilecek Sümer-Türk temaslarına dair neticeler çıkarmamıza yarayabilir. Bu, Sümerce dingir "Allah” sözünün Türkçe tangri "Tanrı” sözüyle olan birleşdirimidir. Fakat bu birleştirmeyi iyice tetkik edersek bunun zahiri olduğu anlaşılır, çünkü Sümercede kelimenin şekilleri (bkz. Delitzsch, adı geçen eser): dim-me-ir, dingir, digir, manası "parlak, ışıldak”;[11] "Tanrı, Tanrıça”; Türkçe kelimenin şekilleri ve manaları ise şunlardır: Göktürkçe, Uygurca teari "gökyüzü, tanrı”, Kazanca teagri "tanrı”, tagQr, t>ag!r "gökyüzü” (Poppe 92); Darkatça teagQr, krş. Buryatça te`jQr "gökyüzü” (Sanceyer, Darchatskiy govor, 53. 1.); Buryatça (Castren) teaere, teaer; Naymanca, Gorlosça, Durbut-beisece, Jastuca, Aru- korçince (doğrusu Korçin, bkz. Ligeti, Raport, 33), Ordosça tear(i) (Rudnev, Materialı); Kalmukça teagr (Ramstedt: Nyelut. Közlem. XLII, 237). Moğolcada da anlam genellikle "gökyüzü ve tanrı”dır. Şu halde Türkçe kelimenin manası "gökyüzü, tanrı” Sümerceninki "parlak ve tanrı”, demek ki, bu manalar yalnız kısmen birleşiyor. Şekil uygunluğu ise daha az kabul edilebilir bir halde. İlk hecedeki Sümerce i-den en eski Türkçe’de a~e oluşu bilinemediği gibi, Türkçe kelime sonundaki i-ı-e-a vokalleri de Sümercede mevcut değildir. Esasen teari sözünün Sümerceden alınmış olması da imkansızdır. Çünkü aslı Türkçe bir kelimedir.[13] Türkçede bazen bir takım sözleri başka dillerde mümkün olduğundan daha açıkça izah edebiliyoruz. Mesela uzuv adlarının aslı manaları Türkçede bilinir: köz "göz” aslında "gören”, qulaq "kulak” işiten, jürek "kalp” "deprenen, yürüyen”, Osmanlı Türkçesinde dudaq "dudak” aslında "tutan”, burun aslı "koku duyan” vs. yahut, mesela: sığır "inek” aslı "sağılan”; yılan "yılan” aslında "kayan”; yemiş "yemiş”, aslı "yenilen”; yıldız, aslı "parlayan” jumurta "yumurta” aslı "yuvarlak”. Teari "gök yüzü, tanrı” sözü de bu izah edilebilir sözler arasına girer. Kelime teaiz "deniz” sözüyle aynı asıldandır; bunun da muhtelif şekilleri şunlardır:[14] Uygurca teaiz (Kaşgarı[15] 1074); teaiz, Codex Cumanicus; tengiz, osmanlıca deaiz, Kazanca dingQz diagQz, Mişerce deagQs, Başkurtça diagQs, Çağatayca tingiz, Kırgızca tengit, Altayca teais, Çuvaşça tinQs, Macarca tenger < Bulgar Türkçesi teagir. Kelime yalnız "deniz” değil, çok defa "büyük göl, büyük nehir” manasına da gelir. Aslında "gök” manasına gelen teari sözü ile teaiz "deniz”, tea müsavi, müşabih, yeknasak sıfatından gelmedir; her ikisinin de asli manası: "düz bir biçimde, kesintisiz”dir. Tea’in -ş ekli biçimi olan teaiş’e Teleutçede "kesintisiz, bitişik, düz, müsavi manalarında rastlanmaktadır. Teaiz’deki malum -z eki bir isim teşkiline yarar ki, bunun hakkında Nyelvtud. Közlemenyek’in XLVII. cildinde bir yazım vardır (s. 82-83). Teari’nin eki de bilinir, ilk kısım olan -r yine bir isim teşkil ekidir.[16] İkinci kısmı olan a-â-ı-i de aynı tarzda isim teşkil ekidir (bkz. Osmanlıca vs.). Or "delik, çukur”, -Çağatayca vs. ora "delik, çukur”, Koybalca goaza "bacak”, -Kırgızca goauz "böcek”, Kumukça qonguzaq "böcek”;[17] "köprü” adı Türk şivelerinde: kübPr, küpPr, köbür, kömür -köprü (eski Osmanlıca köpri) köprÜ, köprn, kömrü, köprük. Bernât Munkacsi birçok kereler Türk dillerinde eski indo-iranî unsurların bulunduğunu anlatmıştır. Buna ait makalesini 1894’de "Ösi törökârja nyelverintkezes” adıyla Nyelvtudomanyi Közlemenyek’in XXIV. cildinde neşretmişti. 1900’de Keleti Szemle’nin I., sonra 1905’de yine Keleti Szemle’nin VI. cildinde meseleyi yeniden bahis mevzûu yaptı. Zoltân Gombocz Nyelvtudomanyi Közlemenyek’in XXXVI. cildinde o âna kadarki neticeleri şüphe ile karşılayarak bu mes’eleyi ele aldı. Munkâcsi yine Keleti Szemle’nin VII. cildindeki küçük bir yazısında Türkçe qılıç "kılıç” sözünün eski Hindce menşeini isbâta çalıştı ve bununla şimdilik Türk-arya dil münâsebetlerini mevzu edinen araştırmalarına nihayet verdi. Fakat mes’ele 1912’de Moskovalı âlim Th. Korsch’un "Türkische etymologien” adlı makalesinde tekrar ele alınmıştır. Bu makale Thomsen Festschrift’-inde neşredilmişdir; bunda dokuz Türkçe-İranca söz birleşikliği gösterilmektedir. Korsch’un bu makalesinde bizim burada kullanabileceğimiz bir şey yoksa da, Munkacsi’nin makalesinde- Gombocz’un yukarıda andığımız küçük makalesinde ihtiyatla ve şübhe ile karşılamasına rağmen-öyle görüyorum ki, Türklüğün en eski çağının araştırılmasında ihmâl edilmeyecek, çok mühim birleştirmeler vardır. Munkacsi’nin birleştirmelerinden aşağıdakilerin doğru olduğu fikrindeyim: 1. En eski Türkçe *burç, burç “biber” eski Hindce[18] mariça- (m.) “biberfidanı” (nominativ mariçal, mariças); eski l....dce mariça- (n.) “biber” (nom. mariçam).[19] Macar Etimoloji Lûgati, bors maddesinde, sadalıların çok farklı olmasından dolayı birleştirimi imkânsız buluyor. Bununla beraber öyle görüyorum ki bu fark zahiridir. Aşağıda gelecek misâllerin isbat edeceği gibi eski Hindce sözsonu a-nın düşmesi kaideye uygundur. Türkçedeki ikinci hecenin u-suna karşı, eski Hindcedeki -i- garib sayılamaz. Fakat ilk hecedeki eski Hindce ar’nın Türkçe u-y karşılığı da kaide dışında değildir, çünkü Türkçede bir cihetten a>ı gelişmesi ve a-ı karşılaşımı, diğer cihetten ı-u karşılaşımı umumîdir. Kumandı Türkçesindeki m ı r ç şekli eski Hindcesinin kusursuz bir karşılığıdır, ve hattâ kumandı şekli ihtimâle göre yeni de olsa -ki bu, tamamen şüphesiz değildir- bunda görülen fonetik hususiyetler en eski Türkçedekilerle izah edilebilir (Burç-un muhtelif Türk şivelerindeki şekilleri için bak: Macary Etimoloji Lûgati). 2. Türkçe sıra “bira, şarab -eski Hindce sur#-’ein geistiges Getränk.[20] Bak. Codex Cumanicus sira “vinum; Altayca, Teleütçe Kaybolca, Sagayca, Kaçintsçe, Kırgızca, Kazanca (Radloff), Karaçayca (Pröhle) sıra “Bier”; başkırtça (Katarinskiy) hıra “aynı mana”; Tobolca (Giganov) sra; Çuvaşça (Paasonen) sPra ay.; Koybalca (Castren) serä “a.m.”, -eski hindce sur# (nominativ sur#) “ein geistiges Getränk”, “vorzugsweise”, “Branntwein”, namentlich, “Kornbranntwein”. “Liqueur” (Böhtlingk- Roth); A-vesta’da hur# “Name eines alkoholischen Getrankes, Milchwein, Kumys” (Bartholomae). Mânalarda görülen fark veyahut da kararsızlık bir engel değildir. Filhakika Sanskritçe sözün mânası hakkında Munkacsi Ârja es kaukazusi elemek” adlı eserinde (s. 545) Khun’un (Ztechr. f. vergl. Sprachf. auf hem Gebiete d. indog. Spr. XXXV, 314) deki fikrini zikrediyor, buna göre sur#’nin eski mânaları rakından ziyade, birayı bildiriyor.[21] İlk hecedeki u > ı değişimi, sonra yukarı vokalli şekil tahavvülü Türkçeye hasdır. 3. Türkçedeki tana “dana” -eski Hindce d hen#- “milchende Kuh”.[22] Bak. çağatayca, Kırımca, Karaimce, Kazanca (Radloff) tana “eine junge Kuh, die Ferse, ein einjähriges Kalb”; Kazanca (Balint) tana “iki yaşında inek, düve”; Başkırtça (Katarinskiy) tana “iki yaşında inek”. osmanlıca (Kâmûs-i Türkî) dana “büyükçe buzağı”; Çuvaşça (Pasoonen) tına “iki yaşında inek, dana”, Macarca tino Bulgar Türkçesi” *tınaF-dan gelir “ein junger Ochs von 2 bis 3 Jahren”- eski Hindce (Bohtlingk-Roth) dhen#- “Milchende Kuh” (nom, dhena). Türk ve eski Hind şekillerinin fonetik karşılaşımı mükemmeldir; Hindce sözbaşı d h- yerine Türkçede t- vardır; çünkü Türkçede sözbaşı d h- yoktur. hattâ aslî d- de yoktur; e > a değişmesi âhenk kaidesi icabıdır. Söz sonu uzun a’nın kalışını anlamak için biraz önce bahsi geçen sıra kelimesine bakınız. Bu mukayeselere “A honfoglalo magyarsag kialakulasa” adlı eserimde kısaca bahsettiğim, bir tanesini daha ilâve edebiliriz (s. 94). 4. Türkçe tam “duvar, dam” -eski Hindce (Böhtlingk- Roth) dama- “Haus, Heimat” (-Lâtince domus vs.). Bak. Orhun tam: Thomsen en son[23] "Mauer” diye tercüme ediyor.[24] Kâşgarî (1077) tam "Mauer, Wand”; Uygurca tam (Bang-v. Gabain, Türk. Turfan-Texte) tam "Mauer”;[25] Uygurca (Rachmati Zur Heilkunde der Uiguren) tam "Mauer”[26] Codex Cumanicus 5lr tam "tectus” (böyle) (= farsî b # m "dam”); osmanlıca, Azerbaycanca, Kırımca (Radloff) dam "Dach, Haus”; Osmanlı (Kâmûs-i Türkî) dam "dam, damla örtülü ve duvara benzer bir şeyle çevrilmiş yer, avul, ahır, hasbhane”; tam (Radloff) Sagayca: "Erdschichte”, Tarançide, Şarkî Türkistan dilinde, Kırgızca, Karakırgızca, Kazanca: "duvar” Kırgızca: "türbe” Çağatayca "dam”. Öyle sanıyorum ki Türkçe ve eski Hindce arasında şimdilik bu dört sözün uygunluğunu ispat edebiliriz. Bu dört sözün doğruluğundan şüphe etmiyorum, bilhassa burada kültür sözleri bahis mevzuudur. Şurası da muhakkaktır ki, istikbalde bunların sayısı daha da artacaktır. Bu eski Hindce sözler Türkçeye ne zaman ve nereden geldi? Şüphesiz, daha bütün Türklüğün beraber yaşadığı bir devirde, milattan önce 1500 den 500-e kadar süren bin yıl içerisinde yahut da bu bin yıl yakınlarında ve Garbi-Asya’da, Aral gölü civarındaki bir yerde, fakat ne hepsi aynı yerde ne de aynı zamanda, ve belki ne de doğrudan doğruya. Muhakkak ki meselâ tana olsa olsa daha eski, burç galiba daha yeni zamanda (M. Ö. 500?). Urallılarla olan münasebet Türklüğün kaydettiğimiz zamanda Garbî Asya’da sâkin bulunduğunu gösteriyor, yine bu zamanlarda aynı sâhada Eski Hind kabîlelerinin dolaşmış oldukları da oldukça yayılmış bir faraziyedir. Ancak zannetmiyorum ki Hindlilerin Milâttan önce ikinci bir yılda, Önasya, Ermenistan, Suriye ve Filistin’deki rolleri bu kadar imkana te’sir edebilsin.[27] Fakat bu eski Hind-Türk temasını Orta Asya’da, Altay yöresinde, yahut Şarkî Asya’da bile tasavvur etmek güçtür. Burada unsurlarını veren dilin hakkikatte malûm, eski hindce değil, belki başka herhangi bir indo-iran lehçesi olması da muhtemeldir. En eski Türkçede, eski Hindceden gayri başka bir İndo-Germen dilinin yâni Toharcanın te’siri de görülüyor. Toharca ile Türkçe arasında uygunluklar bulunduğunu çok kere söylemişlerdir.[28] Zahiri ve tesadüfi olan şu aşağıdaki uygunlukları: Türkçe kün "gün, güneş” -Toharca kom "Tag, Sonne” (Schulze -Sieg- Siegling, Tocharische Grammatik, s. 49). Türkçe çek-, "ziehen, anziehen, herausziehen”-Toharca tsek "herausziehen” (Toch Gr. 482). Türkçe jap- "yapmak”-Toharca ya, y p a "yapmak” (Toch. Gr. 457), bıraksak bile, şu iki kelimenin uygunluğunu tesadüfî sayamayız: 1. Göktürkçe, Uygurca, Teleütçe tümân "on bin; pekçok; onbin kişi”; Kâşgârî (1077) tuman; Codex Cumanicus tumen; Osmanlıca tuman; Çağatayca tümen~tuman- "zengin olmak”; Macarca tömeny (


Paylaş

Proje Yerlinet tarafından çözümlenmiştir.

© 2008 TurkMeclisi.org Her hakkı saklıdır. İçerik izin alınmadan kullanılamaz. Siteyi kullanan herkes "Kullanıcı Sözleşmesini" kabul etmiş sayılır. Kullanıcı Sözleşmesi.