Türk Meclisi

Anasayfa Görüşler Tartışmalar Haber & Yorum Temel Bilgiler Anketler Arama İletişim
Türk Meclisinde kayıtlı toplam kullanıcı: 1740
Görüşlerde Yer alan toplam Makale sayısı: 7597
Açılan toplam Tartışma konusu sayısı: 234
Tartışma Panelindendeki toplam Mesaj Sayısı: 755
Toplam 797 Bilgi Makalesi ve toplam 1989 Haber bulunmaktadır.
Üye olmak istiyorum
Şifremi unuttum
Kullanıcı Sözleşmesi
Kullanıcı:
Şifre:
Okuyucularımıza Sunduğumuz Temel Bilgiler
DERİN SAYFALARIYLA MİLLİYETÇİHAREKET-2-

BİR YAHUDİ PROFESÖRÜN RAPORU VE ANAP

            Anavatan Partisi ise tek başına iktidar olmuştu.Coşmuş gidiyordu. Bizim çoğu eski arkadaşımız da bu partide yer almıştı. Bizi pek ciddiye aldıkları yoktu. Tek başına iktidar olmanın verdiği sarhoşlukla ebediyen başta kalacaklarını sanıyorlardı. Halbuki Türkiye’de iktidarda kalmak, iktidar olmaktan zordu.

            ANAP dört ayrı görüşü bir arada tuttuğunu ve bu dört ayrı görüşü temsil ettiğini söylüyordu. ANAP’ta muhafazakarlar, liberaller, solcular ve milliyetçiler biraraya gelmişti.

            Bu dört ayrı görüşün bir araya getirilmesi fikri tam olarak nereden kaynaklanmıştı pek açıklayan yoktu. Bilinmiyordu. Sadece bu birlikteliğin ne kadar isabetli olduğu anlatılıyordu.

            Bu sıralarda şu anda da devlet memuru olan bir arkadaşım bana uğrayarak çok ilginç bir bilgi veriyordu. “İhtilalden hemen sonra Türkiye’ye bir Yahudi profesör geldi. Sağ-sol kavgasın kökünden bitirecek bir strateji içeren raporu çok üst seviyelere sundu. Bu rapora göre solcular ve ülkücüler menfaatte bir araya getirilmeliydi. Solcuların ileri gelenleri başta basın yayın kuruluşlarında yüksek maaşlarla görevlendirilmeliydiler. Kapitalistler bu yüksek maaşlarla solcuları istihdam etmeliydiler. Ülkücüler maddi imkan noktasında büyük imkanlara sahip devlet kurumlarının başına getirilmeliydiler. Faydacılık akımı Türkiye’de hız almalı, topluma hakim kılınmalıydı.”

            Kim bilir belki de ANAP’ın kuruluş felsefesi bu Yahudi profesörün sunduğu rapordan doğmuştu. Çünkü dört ayrı görüşün bir arada parti kurmaları başka nasıl izah edilebilirdi ki?

            Gerçekten de ihtilalden sonra ve özellikle ANAP döneminde faydacılık akımı topluma hakim olmaya başladı. Solcuların ileri gelenleri holdinglere ve basın yayın kuruluşlarının önemli noktalarına getirildi. Bu dönemde rüşvet ve yolsuzlukların çoğaldığı herkesin ağzında konuşulmaya başlandı. “Benim memurum işini” bilir lafı çok boyutlu olarak yorumlanmaya çalışıldı.

            Toplumun hakim merkezleri ANAP iktidarı ile birlikte dört nala bir çizgide koşmaya çalışırken ve dünün idealistleri bir bir yuvalarından koparılırken, öte yanda bir avuç insan Başbuğ’un liderliğinde Libya caddesindeki küçük bir binada sürekli çalışıyordu. Mahallelere gidiliyor, kahvelerde konuşmalar yapılıyordu. Temel konumuz Ülkücülere yapılan zülüm ve işkencelerdi.

(İşkence resmi)

            ***

KORSİKA`YA GİDİYORUZ

        Fransa Cumhurbaşkanı Mitterand`ın eşi Danielle Mitterand bir anda Kürtçülerin hamisi kesilmişti. Bu dönemde Milliyetçi Hareket Partisi’nin ayrı bir üssü gibi olan Yeni Düşünce Gazetesi’nde bir avuç insan hem milliyetçi hareketin tabanına hitap ediyor, hem milliyetçi hareket içindeki muhalif merkezlerle, ANAP`a gidip MHP`den adam koparma yarışına girenlerle ve hem de "yeşil kuşak projesi"nin hareketimizde açtığı gedikleri kapatmak için mücadele ediyorduk. Yeni Düşünce, MÇP yöneticilerinin ve MÇP`nin sesi olmuştu. Başbuğ hergün gazeteyi arıyor ve partinin yanında Yeni Düşünce’ye de yön vermeye, güç kuvvet vermeye çalışıyordu.

            Fransız madam her gün mutat olarak yaptığımız bir toplantıda gündeme geldi. Fransa`daki Kürdoloji Enstitüsü’nün Başkanı ile olan çok özel ilişkileri sebebiyle hariciyemizin de fazla bir şey yapamadığını öğrendik. Ama Fransa bir dönem Fransızca konuşmayan vatandaşlarının boynuna "Fransızca konuşmayan köpektir" tabelası asmış bir ülkeydi. 1764-1768’lerde satın aldığı Korsika adasında yaşayanları hala daha ikinci sınıf vatandaş olarak görüyordu. Korsikalıları orman bekçisinden üste hiç bir göreve getirmiyordu. Korsikalılar hep yer altında çalışmak durumunda kalıyorlardı. Ama aynı Fransa devleti kendi emrinde çalışan ve öğrenci de okutmayan bir üniversiteye sahipti. Bu üniversitenin ayrı bir bölümünde ilim adamlarına verdiği talimatlara göre araştırma yapmaya sevk edebiliyordu. Fransa, Sovyetler Birliği’nden sonra ilim adamlarını istediği gibi ve en iyi şekilde kendi dış politikasına uygun olarak kullanan devletlerin başında geliyordu. Sözde ilim adamları hazırladıkları eserlere bilimsel hava vermek için alıntı yaptıkları kitapların isimlerini dip notlarda açıklıyorlardı ama dip notlarda yer alan bu kitapları bulmak nedense mümkün olmuyordu. En azından kaç kitap bulursanız bulun ilk kaynak kitaba ulaşmak mümkün olmuyordu. Bazı yine sözde ilim adamları da bilimsel olmaktan uzak araştırma raporları ve kitapları hazırlıyorlar ve gerekli yerlere gönderiyorlardı.

            Fransa`nın bu çirkin yüzünü ve Korsika`nın durumunu ortaya koymaya karar verdik ve Fransa`ya eşimle birlikte hareket ettim. Paris`te bir Cezayirli’nin yardımıyla Korsika`nın liderlerinden biri ile tanıştık, ondan Korsika`yı anlatan kitapları aldık. Sonra Marsilya`ya gittik. Orada, hariciyede çalışan bir arkadaşım vasıtasıyla Korsikalıların kahvehanesini bulduk ve lider kadroda yer alan iki kişi ile tanıştık. Korsika’yı öğrenmek istediğimizi anlattık. Motorla yaklaşık altı saat süren bir vapur yolculuğundan sonra Korsika`ya gittik. Şimdi Korsika turizm gezilerine açıldı ve bir kaç turisttik tesis kuruldu. Bizim gittiğimiz tarihlerde böyle bir imkan yoktu.

            Korsika’ya gidip geldikten sonra eşim Semahat Müftüoğlu Yeni Düşünce Gazetesinde izlenimlerini yayınladı. Bundan sonra Türk aydınları ve siyasileri de "Korsika" dan sıkça bahsetmeye başladılar.

            Evet biz de Fransa`ya gidiyorduk ama bazı gazeteciler gibi “Moulin Rouge”u değil, Korsika ile ilgili araştırma ve tanıtma yazıları yayınlıyorduk.

            Devletimiz için, milletimiz için yaptığımız mücadelenin bedelini cezaevlerinde ve işkencehanelerde ödedikten sonra, "onlar utansın" dercesine kaldığımız yerden devam ediyorduk. Onlar gibi "balkondan seyretmek"i tercih etmiyor , tekrar yola koyuluyorduk.

            ***

BAŞBUĞ’UN MÇP GENEL BAŞKANI OLUŞU VE İLK MERKEZ YÜRÜTME KURULU ÜYELERİ

            Başbuğ partiyi resmen değil ama fiilen idare ediyordu. Konsey, ihtilalden hemen sonra eski siyasilere; Süleyman Demirel, Bülent Ecevit, Necmettin Erbakan, Alparslan Türkeş’e siyaset yapma yasağı getirmişti. Ancak sürekli olarak ANAP iktidarına siyasi yasakların kalkması için baskı yapılıyordu. Özal bu baskıları bir referandumla yıkmak ve bu liderlerin hepsini bitirmek istedi. Siyasi yasakların kalkması ya da devam etmesi yönünde 6 Eylül 1987 tarihinde bir referandum yapıldı. Ama Özal’ın beklediğinin aksine az bir farkla siyasi yasakların kalkması yönünde halk oy verdi. Halkın %51’i siyasi yasakların kalkmasını istemişti. Artık Başbuğ’un önü açılmıştı. Başbuğ ilk demecini İzmir’den verdi. “Ben partimde çaycılık dahil her görevi yapmaya hazırım”...

            Başbuğ, önce 20 Eylül 1987, Pazar günü yanında 1980 öncesinde MHP Genel Başkan Yardımcısı olan Tahsin Ünal, yine 1980 öncesinde Çorum Milletvekili olan Mehmet Irmak, Tokat milletvekili olan Faruk Demirtola, Yozgat milletvekili olan İsmet Kapusuz ve Avukat Faruk Keskinkılıç, Avukat Cahit Babacan’la saat onbire doğru Milliyetçi Çalışma Partisi’ne geldi, “Bismillahirrahmanirrahim” diyerek üyelik formunu imzaladı ve MÇP’ye üye oldu. Sonra da 4 Ekim .1987’de yapılan olağanüstü kongrede delegelerin tümünün oyuna alarak Genel Başkan seçildi ve partinin başına resmen geçmiş oldu.

            Alparslan Türkeş 5 yıl tutuklu kaldıktan ve bir süre gayri resmi olarak siyasi çalışmalarını yürüttükten sonra Milliyetçi Hareket Partisi’nin devamı olan partinin başına geçiyordu. Yanında eski partili arkadaşlarından sadece Mehmet Irmak , Ali Fuat Eyuboğlu ve Faruk Demirtola vardı. Tahsin Ünal Hac’ta vefat etmişti. Diğerleri yoktu. Çalışma arkadaşlarının hemen hemen hepsi ülkücü kuruluşların başkan ve yöneticiliğini yapmış, kendi yetiştirdiği insanlardı. O insanlarla yürüyecekti. İşte o dönem 27 Kasım.1988’de yapılan 2. Olağan kongrede seçilen Merkez yürütme kurulu üyeleri; yanında yer alan genel merkez yöneticileri:

Abdulhadi Toplu

Hayri Arıkan

Muzaffer Şahin

Abdulkadir Girgin

Hidayet Yüceer

Muzaffer Tütüncü

Abdullah Can

Hilmi Karakulak

Münir Özkaya

Abdullah Döner

Hüseyin Ünlüel

Mürsel Yertaşı

Abdurrahim Karakoç

Hüseyin Zayıfoğlu

Naci Kavremoğlu

Abdülkadir Yazar

İbrahim Cihan

Nazım Söylemezoğlu

Adnan Özdere

İbrahim Dönmez

Necati Şentürk

Adnan Uçaş

İbrahim Ethem Atalay

Necdet Şibil

Ahmet Özsoy

İbrahim Kocaoğlu

Nihat Özcan

Ahmet Sarıkaya

İhsan Doğan

Orhan Taciroğlu

Ali Aktürk

İrfan Büyükbaş

Osman Çevik

Ali Fuat Eyuboğlu

İsmail Bekar

Osman Develioğlu

Ali Güngör

İsmet Ergani

Osman Nuri Bahadır

Ali İhsan Emiroğlu

İsmet Tunca

Osman Özer

Ali Koç

Kaya Alpkartal

Osman Şen

Ali Kuyu

Kaya Şenyüzlü

Ökkeş Arslan

Ali Mert

Kazım Ayaydın

Ömer Haluk Pirimoğlu

Ali Osman Sağlam

Kemal Acı

Rafet Körüklü

Ali Uzun

Kemal Parıltı

Raşit Tabak

Asım Abay

Kenan Ertan

Recep Binatlı

Aslan Atlı

Koray Aydın

Recep Yetim

Atıf Şener

Kutluk İmer

Sabri Akdeniz

Aydemir Karatabak

M.Tekin Oktar

Sabri Öztezcan

Aydın Çetinkaya

Mahir Damatlar

Sait Sönmez

Aysel Irmak

Mehmet Akyıldız

Salih Çelik

Aysel İzgi

Mehmet Alanyuva

Salih Gökçe

Bayram Çamkerten

Mehmet Atikcan

Salim Kozan

Cemil Durmaz

Mehmet Aydeniz

Sami Cezzaroğlu

Cemil Orhan

Mehmet Aypak

Satılmış Kara

Cengiz Genç

Mehmet Çalışkan

Selim Debre

Cevat Karamahmutoğlu

Mehmet Ekici

Selim Mısıroğlu

Devlet Bahçeli

Mehmet Erdemir

Selman Budak

Emin Bektaş

Mehmet Irmak

Semahat Müftüoğlu

Emin Emir

Mehmet Pak

Serdar Erbil

Emin Özkan

Mehmet Refet Eke

Sinan Ocak

Emrullah Balcı

Mehmet Sandıkkaya

Sırrı Erkuş

Emsalettin Cengiz

Mehmet Tanır

Süleyman Sosyal

Erdal Demirpolat

Mehmet Taytak

Şefik Yazgı

Ergin Bayramcı

Mehmet Yönet

Şeref Çobanoğlu

Esat Bütün

Meral Hacieminoğlu

Şevkat Çetin

Fahrettin Piyade

Metin Ergüç

Şevket Bülent Yahnici

Faruk Demirtola

Mevlüt Büyükesen

Şinasi Çağatay

Faruk Keskinkılıç

Muammer Kocatepeli

Şükrü Yurdakök

Ferruh Sezgin

Muharrem Bülbül

Turgut Neşeli

Fevzi Kocaoğlu

Muharrem Şemsek

Turgut Yüceer

Fikri Ak

Muhlis Şenöz

Vahap Atlı

Gültekin Çavuşoğlu

Muhsin Yazıcıoğlu

Vasfi Kalender

Günay Arslan

Musa Erarıcı

Vecdi Verit

Halil İbrahim Atmaca

Mustafa Mit

Vedat Alagöz

Halil Selvi

Mustafa Öztürk

Yaşar Erbaz

Halil Sepkin

Mustafa Ulu

Yaşar Yıldırım

Hamza Gebelioğlu

Mustafa Yılmazer

Yusuf Demircioğlu

Hasan Akgül

Muzaffer Altınok

Zafer Güler

Hasan Çağlayan

Muzaffer Eriş

Zeki Loraslı

Hasan Tokuşlu

Muzaffer Kader

Zeki Sayın

Hayrettin Atasever

Muzaffer Kayhan

Ziya Yılmaz bilen

Hayrettin Başeğmez

Muzaffer Onüçyıldız

 

 

Başbuğ Milliyetçi Çalışma Partisinin resmen başına geçtikten sonra da MÇP’deki o sıcak ve samimi hava daha bir güvenli ortama kavuştu. Mesela ben Mamak cezaevinden çıktıktan sonra bütün siyasi çalışmalarda bulunmama rağmen yönetimde resmi bir sıfat almamıştım ama Genel İdare kurulu toplantılarının hepsine katılıyordum. Hiç kimse bana “Sen yönetime seçilmedin, niye bu toplantılara katılıyorsun” demiyordu. İşte o zaman böyle bir samimi hava vardı. Bir avuç insandık ama inanıyorduk ve birlik ve beraberlik içindeydik. Bu samimi havayı bilenler, MHP’nin büyüme sürecine girdiği sonraki yıllarda, bazı tatsız tuzsuz hadiselerle karşılaştıklarında, onun için hep şu cümleyi sarf etmişlerdir. <MHP’ye büyümek yaramıyor. Biz zayıf olduğumuz zamanlar birlik ve beraberlik içinde oluyor, sayımız artınca, imkanlar büyüdükçe aramız da açılıyor ve bazı değerleri unutuyoruz>. Evet Başbuğ resmen başımıza geçtikten sonra hem daha fazla gayret ediyor, hem de farklı çalışmalar içine de giriyorduk. Gecekondu semtlerini ziyaret ediyor, evlerde çay kahve içiyorduk. Ramazan aylarında özellikle gecekondu bölgelerinde iftarlara gidiyorduk. Her taraftan da çağrılar geliyordu. Çoğuna yetişemiyorduk. (Başbuğun resmi)

MÇP`NİN 1987 SEÇİM SLOGANLARI

            Milliyetçi Çalışma Partisinin 1987 seçimlerinde kullandığı afiş ve sloganları bir dönemi anlatması bakımından da aşağıya çıkarıyorum:

            Afişler:

*Her çalışana, insana yakışır sosyal ücret. Tutumlu tüketim, çok üretim, adil dağıtım.

            *Faize, zamma, zulme Hayır!...

            Ey Beş milyon işsiz derdiniz derdimizdir.

            ğretmenin, Yoksulun, Yetimin, Emeklinin, Memurun, İşçinin, Köylünün

Yanındayız.

*Komşusu açken tok yatan bizden değildir.

Köylü bankası kuracağız, faizsiz kredi vereceğiz.

*İşkenceler son bulsun, kalpler sevgi ile dolsun.

*Giriş imtihanı kaldırılmalı, her çağda her gence okuma hakkı verilmelidir.

*Gençlik kudretimizin kaynağı, ümidimizin mihrakı, yarınlarımızın teminatıdır.

Sloganlar:

*Geri kalmışlık kaderimiz değildir.

*MÇP gelecek, yüzler gülecek.

*Milliyetçiler MÇP’ de birleşiniz.

*İşsizliğe çare, yoksulluğa çare, yolsuzluğa çare, ahlaksızlığa çare MÇP.

*Milliyetçiyiz, ülkücüyüz, meşruiyetçiyiz, demokratız.

*Ülkücüyüz, güçlüyüz.

*Milli devlet, güçlü iktidar.

*Hukukun üstünlüğü temel şiarımızdır.

*Millet ve Vatan bölünmez bir bütündür.

*Türküz, Müslümanız, Uygarız.

*Güçlü aile, güçlü millet demektir.

*Fertte ahlak, devlette adalet.

*Zulümle idare edilen devlet payidar olmaz.

*”Halka hizmet ibadettir.”

*Türk Milleti bölünmez bir bütündür.

*Dik baş, tok karın, mutlu yarın.

*Din ve vicdan hürriyetine saygı.

*İslam-Türk ülküsünden kaynağını alan Türk Milliyetçiliği dünya görüşümüzdür.

*Kültürel yabancılaşma ve ahlak buhranına çare: Türk-İslam ülküsü.

*Güçlü devlet, mutlu millet.

*Dün, bugün, yarın; milletin teminatı ülkücü gençliktir.

*Yoklukta eşitlik değil, varlıkta adalet istiyoruz.

*”İşçinin hakkını alın teri kurumadan veriniz”.

*Çalışmada barış, çalışana sosyal güvence.

*Asgari ücret vergi dışı olmalıdır.

*Açlık ücreti değil, asgari ücret.

*İşsizlik sigortası kurulmalıdır.

*Herkese iş ve sosyal güvenlik.

*İktisadi büyüme, sosyal gelişme, milli bütünleşme.

*Türklük gurur ve şuuru, İslam Ahlak ve fazileti.

*İlimde, teknikte, sanayide ileri, güçlü Türkiye.

*Tarım Kentleri kurulsun, köylü göçten kurtulsun.

*Tarım işçisine ve ürününe sigorta.

*Tüketiciyi Koruma kanunu nerede?

*Gayrı milli öğrenim değil, milli eğitim istiyoruz.

*Elektrikçinin icraatı, Milleti cereyan gibi çarptı.

*Özal’ın faizi, var mı bunun caizi?

*Özal enflasyonu değil, Enflasyon Özal’ı indirecek.

*Sokaklara kaldırım, adı oldu yatırım.

*Mamak işkencehanesi, ANAP’ın utançhanesi.

*Hak, hukuk, adalet, işte MÇP.                       

            *** 

MÜSTAKİL GAZETE ÇALIŞMALARI

            Başbuğ basına çok önem veriyordu. Zaten siyasette basından destek görmeyenlerin başarılı olması mümkün değildi. Basın da genelde Milliyetçi Harekete soğuktu. Onun için Başbuğ hep müstakil bir gazete hedeflemiştir. Benim Yeni Düşünce Gazetesi’ni Akkan Süver`den almam, Başbuğ’un ricasıyla gerçekleşmişti. Ama Başbuğ tahliye olduktan sonra ilk ziyaret ettiği yerlerden biri Zeki Saraçoğlu`nun İstanbul`daki evi olmuştu. Başbuğ bu ziyarete yanında Selim Kaptanoğlu ve Metin Ergüç`te vardı. Zeki Saraçoğlu`ndan Ortadoğu Gazetesini tekrar yayın hayatına girmesini istiyordu. Başbuğ’un bu isteğini, Saraçoğlu yerini getiriyordu. Ancak Saraçoğlu Askeri yönetimin tavrını ve tepkisini tam bilemediği için Ortadoğu Gazetesi’ni önce kapalı devre yayın hayatına sokmuş, iki yıl sonra ;1989’da da dağıtım firmaları vasıtasıyla piyasaya vermeye başlamıştı.

            Zeki Saraçoğlu, Başbuğ Başbakanlık müsteşarı görevinde bulunurken onun yedeksubaylığını yapıyor ve Emniyet Müdürlüğü’nde asteğmenlik görevini yürütüyordu. Başbuğ ile Saraçoğlu`nun hukukları böyle eskilere dayanıyordu. 1994 yılında gazeteler üzerinde bir çalışmayı yürütürken sıra Ortadoğu Gazetesi ve Saraçoğlu’na gelince Başbuğ "Bana bırakın, siz diğerleriyle meşgul olun" demiş ve ayrı bir dostluklarının olduğunu belli etmişti.

            Başbuğ, İstanbul`a parti çalışmaları için geldiği bir sırada Zeki Saraçoğlu`nu buldurup çağırtıyor ve "Sen gazetecilik okulu mezunusun, gazetecisin, bizim bir gazeteye ihtiyacımız var, bunu nasıl temin edebilirsiniz" diye soruyor. Saraçoğlu, ihtilalden sonra gazeteciliği bıraktığını ama böyle bir ihtiyaç varsa hemen araştırmaya başlayabileceğini söylüyor.

            Birkaç ay sonra Zeki Saraçoğlu Başbuğ’a şu bilgileri veriyor:" Milliyetçi yayınlarıyla tanınan Hergün gazetesi satılmak isteniyor. Hergün Gazetesinin sahibi Faruk Gürtunca`yı tanırım. Hergün`de bir ara ben de çalıştım. Görüşüp bu gazeteyi alabilirim". Başbuğ hemen alınmasını istiyor.

            Hergün Gazetesi Zeki Saraçoğlu tarafından satın alınıyor. Sultanahmet`te bina tutuluyor ve Hürriyet gazetesinden taksitle bir makine satın alınıp, işe başlanıyor.

            Ancak, 1970 muhtırasıyla bu iş sekteye uğruyor. Gazete, 1973 yılında tam olarak faaliyete geçecek duruma gelebiliyor. Hergün Gazetesi’nin yayın hayatına geçişi Alparslan Türkeş`in ilk gün düğmeye basışıyla gerçekleşiyor ve o günden sonra Hergün gazetesi Türkiye çapında dağıtılmaya ve okunmaya başlıyor. İlk yıllarda çok iyi hizmetler veriyor. Hergün gazetesi, MHP davasında da sık sık gündeme gelmiş ve Eğitimcilerin maaşlarını aldıkları müessese olarak gösterilmiştir.

            1975 yılında Zeki Saraçoğlu bir grupla ikinci gazete Ortadoğu Gazetesini yayın hayatına sokuyor. Burada Başbuğ Ortadoğu yayına başlamadan önce Saraçoğlu`na söylediği söz şu oluyor: "Kör Allah`tan bir göz istemiş, Allah ona iki göz vermiş, daha ne istiyoruz."

            12 Eylül 1980 tarihine kadar Hergün ve Ortadoğu gazetelerinin MHP ve Ülkücü harekete büyük hizmetleri olmuştur. Ortadoğu Gazetesi Türk Milliyetçiliği yolunda hizmetlerini vermeye devam etmektedir.

            MHP tabanı gazete meselesinde sanıldığının aksine farklı bir yapıya sahiptir. MHP okuyucusu, partisiyle ilgili bütün haberleri ister. Ancak bununla beraber Hürriyet, Milliyet gibi gazetelerin haberlerini de ister. Çok geniş bir yelpazesi vardır. Onun içindir ki MHP yayın organları, MHP yanlısı yayın organları büyük trajlar yakalayamazlar.

            MHP tabanının benimsemediği bir hususu da muhalif dergi ve gazetelerin çıkmasıdır. Bu yayın organlarını benimsemez ve kapatılmasını ister. Mesela 1990`larda çıkan ve Devlet Bahçeli`nin kontrolünde olduğu söylenen, Şevkat Çetin, Suat Başaran, Ömer İzgi gibi yazarların yer aldığı Milliyetçi Çizgi dergisi güzel hizmetler yapacak bir durumdayken şikayetler üzerine Başbuğ’un isteğiyle kapatılmıştır.   (Zeki saraçoğlu,Türkeş resmi)

Türk Milliyetçiliğini 1935 yılına kadar savunan belli başlı yayınlar şunlardı: Türk Yurdu, Tevhid-i Efkar, Küçük Mecmua, Anadolu Mecmuası, Milli Mecmua, Atsız Mecmua, Azerbaycan Yurt Bilgisi Mecmuası, Birlik, Orhun. 1950 yılına kadar ise şu yayınlar Türk Milliyetçiliğine hizmet ediyordu: Bozkurt, Türk Yurdu, Doğu, Millet, Tanrıdağı, Kopuz, Gökbörü, Orhun, Türkçülük, Kürşat, Altınışık, Milli Birlik, Özleyiş, Verim, Hareket, Düven, Serdengeçti, Kızıl Elma.

1969 yılından sonra Milliyetçi harekete hizmet eden yayın organları ise şunlardır: Hergün (günlük gazete-İstanbul), Devlet (aylık dergi-Ankara), Genç Arkadaş (aylık dergi-Ankara), Töre (aylık dergi-Ankara), Bozkurt (aylık dergi-Ankara), Ülkü Tek (üç aylık dergi-Ankara), Ocak (üç aylık dergi-Ankara), Yeşil Bursa (üç aylık dergi-Bursa), Türkiye ve Dünya (üç aylık fikir ve inceleme dergisi-Ankara), Yiğit Köylüm (aylık dergi-Ankara), Milli Hareket (aylık fikir, sanat ve siyaset dergisi-Ankara), Divan (aylık sanat dergisi-Ankara), Toprak (aylık dergi-İstanbul), Meşale (onbeş günlük gazete-Erzurum), Vatana Hasret (haftalık gazete-Frankfurt, Olay (haftalık gazete-Mersin), Ülkü Ocağı (onbeş günlük gazete-Ankara), Türk Sesi (günlük gazete-Trabzon), Hamle (günlük gazete-Konya), Bizim Güneş (aylık dergi-İstanbul), Ananın Sesi (aylık dergi-Ankara), Yıldırım (onbeş günlük gazete-Kayseri), Doğuş (gazete-Kayseri), Sancak (onbeş günlük gazete-İstanbul), Milliyetçi Hareket (onbeş günlük gazete-Sivas), Milli Devlet (onbeş günlük gazete Tokat), Fetih (gazete-Sivas), Ahi Evran (aylık gazete-Ankara), Ferman (aylık gazete-Erzurum), Kutsal Alınteri (aylık dergi-Ankara), Battal Gazi (aylık gazete-Malatya), Zafer İslamın (aylık gazete-Kırşehir), Hakikat (günlük gazete-Sivas), Nevşehir (onbeş günlük gazete-Nevşehir), Milli İktisat (üç aylık iktisadi araştırma dergisi-Ankara), Hasret, Genç Arkadaş.

Yeni Sözcü (haftalık dergi-Ankara), Yeni Düşünce (haftalık dergi-İstanbul), Yeni Hedef (aylık dergi-Almanya), Hamle (aylık dergi-Ankara).

 

            ***

BAŞBUĞ’UN KIZILAY`DA CAMİ DÜŞÜNCESİ VE İSLAM BİRLİĞİ İÇİN YAPTIĞI ÇALIŞMALAR

            Başbuğ genelde haftada üç gün oruçlu olurdu. Ama çoğu kimse fark etmezdi. 1980`den önce de Hacca gitmiş, hacı olmuştu. Ama hacılığı da pek gündeme gelmezdi. Başbuğ ile hemen hemen her Cuma günü Kocatepe camiine Cuma namazına giderdik. Camide sürekli bir yerde namaz kılardık. Kocatepe caminin doğu kapısından girer yine doğu kısmındaki üst katlardaki bölümlerden ikinci kata çıkar ve en önde yerimiz alırdık. Bir müddet sonra on kişinin de hep aynı yerde namaz kıldığını fark ettik. Burada Başbuğ’un bir isteğini ilk defa açıklayacağım. Çünkü Başbuğ bu dileğini sanırım çok az yerde söylemiştir. (Kocatepe cami resmi)

Başbuğ Ankara, Kızılay’da Güven parkın orada bir cami yapılmasını düşünüyordu. Bir gün ikimiz arabayla dolaşıyorduk. Başbuğ ile zaman zaman araba turları yaptığımız olurdu. Beni çağırır, ben de kendi arabamla Başbuğ’u alır, şehri turlardık. Bazen de belli yerleri ziyaret ederdik. İşte bu gezilerimizden birinde Kızılay`dan geçiyorduk. Kırmızı ışıkta durmuştuk. Kırmızı ışıkta durduğumuzda çoğu zaman yanımızda duran arabadakiler Başbuğ’u tanır, heyecan ve hayretle Başbuğ’u selamlarlardı. İşte kırmızı ışıkta durduğumuz sırada, elini Güven Parka işaret ederek bana şunları söylemişti:

            -Rızacığım şurada cami ne güzel olur değil mi? Güzel bir cami. İktidar olursak, inşallah buraya bir cami yaptıracağız. Türkiye’nin bütçesinden, dışardan hiç yardım almadan.”               (Kızılay Güven parkı resmi)

Başbuğun bu isteği artık bir vasiyet olarak kabul edilmeli ve bu vasiyeti MHP’li ve ülkücüler artık bilmeli ve kaydetmelidir.

            Bu vasiyeti aktardıktan sonra Başbuğ’un sadece Türk Birliğini kurmak için mücadele etmediğini, İslam ülkeleri arasında da bir “İslam ortak pazarı” kurulması yönünde de çalışmalar yaptığını burada belirtmek gerekir.

            İlahiyat Fakültesinden bir grup öğretim görevlisi Başbuğ’u ziyaret ettiler. Bu ziyarette ben de bulunmuş ve hatta bu görüşme için Başbuğ’dan randevuyu ben almıştım. Öğretim üyeleri İslam ülkeleri ile Türkiye’nin ciddi bir ilişkisi olmadığından bahsettiler. Başbuğ bunları dinledikten sonra şunları söyledi:

            -Ortadoğu ülkeleri, müslümanlar maalesef hala başta İngilizler olmak üzere Batılı ülkelerin tesirinden kurtulmuş değiller. Onlar, öteden beri bu Batılı ülkelerin de etkisiyle Türkiye’yi ve Türkleri sevmemektedir. Bir İngiliz ile evlenen kraliyet ve üst düzey aile mensuplarının çocuklarının hepsi Türk düşmanı oluyorlar. Bugün İngiltere’de Kraliçe’nin mücevherlerinin büyük bir bölümü başta Arabistan olmak üzere bu müslüman ülkelerin hediyelerinden teşekkül etmektedir. "Bakın size bir resim göstereyim"dedi.

            Resim, Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Regan ile Ortadoğu ülkesindeki müslüman ülkenin kralının birlikte olduğu bir resimdi. Regan ayakta, elinde viski bardağı, Kral diz üstü oturmuş elinde viski bardağı. Sonra konuşmaya devam etti:

            -Bunlar, işte, bunlarla böyle samimi. Böyle iç içe. Bizim İslam ülkeleri ile olabilecek birlikteliğimiz için önce bu merkezlerin evet demesi gerekmektedir. Ancak buralara demokrasi gelirse ve halk iradesi yukarıya yansırsa işler değişebilir. Halkın bir bölümü hala daha Osmanlı’yı Türkleri seviyor. Bütün bunlara rağmen siz bir çalışma yapın. Ben “İslam Ortak Pazarı”nın kurulmasını isterim. Üzerime düşen görevi de yaparım. Hatta şimdi Rıza bey’e yanınızda talimat veriyorum. Bir plan ve program hazırlasın. Siz de gerekli çalışmaları yapın ve biz Ortadoğu ülkelerinin krallarıyla görüşebilelim, projelerimizi sunabilelim. Bu konunun alt yapısını hazırlayalım.

            İlahiyatçı öğretim görevlileri çok memnun kalmışlardı. Gerekli temasları yaptılar ve yaptırdılar. Sonra da Başbuğ Suudu Arabistan Krallığına, Suudi Arabistan’ın Türkiye Büyük elçiliği kanalıyla bir yazı yazdı ve randevu istedi.

            Yazı şöyle başlıyordu: “Ortadoğu’da barışın korunması ve sağlamlaştırılması ve İslam Ülkeleri arasında bir İslam Ortak Pazarı teşkili konusu üzerinde araştırma yapmak için bir ilim heyetinin kurulması ve Müslüman Devletler Topluluğu organizasyonu için...”

            Ancak Başbuğ haklı çıktı ve bu işe yatkın olan Büyükelçinin çabaları da yetmedi ve görüşme talebine bir cevap gelmedi.

            Evet Başbuğ bir taraftan Türk Birliği ve bir taraftan da İslam Birliği için gayret eden yani Türk İslam ülküsü paralelinde de kendini dizayn etmiş bir büyük liderdi.                              (Elçiliğe yazılan yazı)

                        *** 

KİTAP FUARLARI VE İL GEZİLERİ

            Başbuğ ile yine o zamanlar kitap fuarlarını özellikle gezerdik. Kitap fuarlarına gelenlerle tokalaşır, selamlaşır ve kısa sohbetler yapardık. Bana bir keresinde “Sana teşekkür ederim. Beni buraya getirdin. Kitap okuyanlar çok önemli. Biz fikir partisiyiz. Okuyanlar, araştıranlar bizim için önemlidir” şeklinde memnuniyetini ifade eden şeyler söylemişti.

            İl gezilerine imkanımız oldukça çıkabiliyorduk. Ama öyle birden çok arabayla çıkamıyorduk. En çok iki araba. İlk zamanlar böyleydi. Çoğunlukla da şoförümüz yoktu. Başbuğ kimin arabasıyla geziye çıkıyorduysa, arabanın şoförü de araba sahibi arkadaşımız olurdu. Bir dönem bu hizmeti sağlayan Metin Ergüç hariç. Metin Ergüç’ün hem arabası güzeldi hem de şoförü vardı. Bir defasında Konya’ya gidiyorduk. Benim arabamla gidiyorduk. Konya gezisi güzel geçmişti. Konya girişinde de çok sayıda partili ve ülkücü Başbuğ’u karşılamaya gelmişti. Türk Milliyetçileri yavaş yavaş toparlanıyordu. Akşama doğru Konya’dan Ankara’ya sadece ikimiz dönüyorduk. Başbuğ bir ara eliyle arabanın teybini işaret ederek “koy bakalım bir kaset” dedi. “Nasıl bir şey istersiniz Başbuğ’um?” diye sorduğumda da “Fark etmez sen nasıl istersen” demişti. Ben de Türk sanat müziğinden bir kaset koydum ve arkasından Başbuğ’a şunu söyledim “ ‘Hey onbeşli onbeşli, Tokat yolları taşlı’ şarkısının kaseti yok. Başbuğ’um, bununla idare edeceksiniz". Başbuğ’un bu şarkıyı çok sevdiğini biliyordum. Güldü “Onu da dinleriz bir gün” dedi. Akşamın karanlığı çoktan çökmüştü. Gece Başbuğ’u Oran’daki evine bıraktım. Yalnız. Bir o, bir ben. O zamanlar çoğunlukla öyleydi durumlar. İmkanlar azdı.

            ***  

YEŞİL KUŞAK PROJESİ MİLLİYETÇİ HAREKETİ SIKIŞTIRIYOR

            12 Eylül ihtilali bütün siyasi partileri kapatmıştı. Hatta Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyet Halk Partisi’ni bile. Ülkücüleri ve solcuları ezmişti. Ama Erbakan taraftarlarına; Milli Görüşçülere pek dokunmamıştı. Onların ihtilalcilere göre eylemleri pek yoktu. Meşhur Konya yürüyüşü de ihtilalcilerin hafızasından çok çabuk silinmişti.

            Amerika Birleşik Devletleri o sıralar Afganistan meselesiyle uğraşıyordu. Rusya’nın Afganistan’dan büyük bir perişanlıkla çekilmesini istiyordu. Ayrıca Sovyet Rusya’nın çevre ülkelerine yayılması ihtimaline karşı da zaten öteden beri tedbir almak istiyordu. “Yeşil Kuşak” projesini uygulamaya soktu. Bugün peşine düştüğü Usame Bin Ladin, bu projenin bir ürünüdür.

            İşte tam o sıralarda, partimizde muhafazakar bir rüzgar esmeye başladı. Bundan önce de cezaevlerinde ülkücülere sarkılmıştı. İslamiyet’te milliyetçiliğin olmadığı empoze ediliyor ve anlatılmaya çalışılıyordu. Halbuki İslamiyet’in ret ettiği ve Hz. Peygamberimizin “O kokuşmuş şeyi bırakın” diye buyurduğu kavmiyetçilikti. O dönemlerde Arabistan’da kabileler hep kendi kanunlarını uyguluyor ve kendi küçük kabilelerinin kurallarını her şeyin üstünde görerek hareket ediyorlardı. İslamiyet geldiğinde ilk olarak putları ortadan kaldırdı. Bundan sonra ortadan kaldırılan şeylerin başında da kavmiyetçilik;Kabilecilik geliyordu. Ancak bu çevreler, Hz. Peygamberimizin “Vatanını sevmek imandandır”, “İnsan kendi milletini sevmekten dolayı kınanamaz” hadislerini bir kenara bıraktırıp, kavmiyetçilikle milliyetçiliği bir göstermek gayretine girmişlerdi. İlk zamanlar bu gelişmeleri tam kavrayamamıştık. Partide esen “Başörtüsü rüzgarları”nın ve cezaevlerindeki bu çalışmaların muhafazakar çevrelerin baskısı ile olduğunu sanıyorduk. Ancak sonraları tespit ettik ki, rüzgarın asıl kaynağı dışarısıydı ve “Yeşil kuşak projesi” uygulaması çalışmalarından kaynaklanıyordu. MHP’nin ve ülkücü hareketin aktif yöneticileri belli kesimlere monte edilecek ve kısa sürede çok büyük bir radikal güç elde edilecekti. Mekanizma birkaç dini gurubun ve bir tarikatın bazı yöneticileri ile kurulmuştu. Buna alet olan Partideki arkadaşların ise hiçbir şeyden haberi yoktu. Saldırı önce Başbuğ’un eşine ve oradan da o sıralar MÇP genel sekreter yardımcısı olan eşime yapılıyor ve bu devam ettiriliyordu. Hatta o sıralar Atatürk Spor Salonu’nda yapılan bir parti gecesinde sadece çok uzun olan eteğinin yırtmacı sebebiyle bir sanatçı bir kısım partililerce salonda yuhalanıyordu. Bu MHP geleneğinde hiç görülmüş bir şey değildi.

 

***

 

CEZAEVLERİNDEKİ ÜLKÜCÜLERİN ÇIKMASI İÇİN YAPTIĞIMIZ ÇALIŞMALAR

            Bu yıllarda Başbuğ’un talimatıyla Türk Ceza Yasası’nın 313. Maddesinin değiştirilmesi için uğraşıyordum. 1980 öncesi MHP milletvekillerinin “sol anarşist” gruplar için çıkarttığı yasa; 313. madde bu defa ülkücülerin başına bela olmuş, fazladan cezaevinde yatmayı getirmişti.

            Önce ANAP Kırıkkale Milletvekili ve Anayasa Komisyonu başkanı olan Alparslan Pehlivanlı`ya gittim. Başbuğ’un selamını söyledim ve isteğimizi anlattım. Bana “bir alt komisyon kurdum. Komisyonun başında Gökhan Maraş var. Ben şimdi Gökhan Maraş’ı arayacağım. Siz Gökhan Maraş’la görüşün, kanununu değiştirelim”dedi. Arkasından Gökhan Maraş’a uğradım. O da bana aynen şunları söyledi. “Nasıl bir değişiklik istiyorsanız bana yazılı olarak getirin, getirdiğiniz metin aynen çıkacaktır”. Metni verdim. Bu arada ayrıca Mustafa Nazikoğlu ve Prof. Ercüment Konukman vasıtasıyla da konuyu takip ediyordum. Çünkü komisyondan çıktıktan sonra da Mecliste oylanacaktı. Kanun değişikliği, bir müddet sonra Türkiye Büyük Millet Meclisi’nden verdiğim metindeki gibi aynen geçti. Alparslan Pehlivanlı ve Gökhan Maraş’ın sayesinde yüzlerce ülkücü cezaevinden tahliye oldu. Aksi takdirde yıllarca daha cezaevlerinde yatmış olacaklardı. ANAP’ta cezaevlerindeki ülkücüler için samimi olarak bizlere yardımda bulunan sadece Alparslan Pehlivanlı, Gökhan Maraş, Nedim Budak ve Mustafa Nazikoğlu değildi. Ercüment Konukman’ın cezaevleri meselesinde o dönemde Özal’a rağmen yapmış olduğu ciddi hizmetleri vardır. 1988 tarihinde Mamak Cezaevinde ülkücülerin karşı karşıya olduğu baskı ve zulümlerden bahsettiği için bir teşekkür mektubu kendisine gönderiliyordu. Bu mektupta adı geçenler şunlardı: Münfesih MHP Gençlik kolları Başkanı Mustafa MİT ve Mehmet EKİCİ. Münfesih Ülkü Ocakları Genel Başkanı Muhsin YAZICIOĞLU, Münfesih ÜGD Genel Başkanları Şevkat ÇETİN, Hasan ÇAĞLAYAN, Yaşar YILDIRIM ve Münfesih Ülkücü Maliyeci ve İktisatçılar Genel Başkanı ve Yeni Düşünce Gazetesi sahibi: Rıza MÜFTÜOĞLU.  (Mektup örneği konacak) 

            Her ne hikmetse bu tarihlerde MHP’den ayrılanlar bizim için bir şey yapmazken ve hatta aleyhimize olacak olayların içinde bulunurken “MHP misyonu bitmiştir” diye demeçler verirken, ANAP’taki milliyetçi kökenliler;MHP yetkili organlarında hiç görev yapmamış ülkücü ve milliyetçi kökenliler bizim için her türlü çabayı göstermekteydiler.

Prof. Dr. Ercüment Konukman’ın ANAP grubunda Özal’a karşı yaptığı konuşmanın bazı bölümleri şöyleydi. “.....Daha açık bir ifade ile: Bir tarafta bu aziz vatanı bölme ve parçalama görevini üstlenmiş ve kökü dışarıda olan, malum güçlerin emrinde hareket eden Komünistler, diğer tarafta Vatanın bölünmez bütünlüğü için göğüslerini her türlü güce siper etmiş vatansever gençler, yani Ülkücüler vardı.  ...

Çok açıklıkla söylüyorum, ANAP kurulurken Sayın Turgut Özal’ın yanında yer alış sebebimin gerçek sebebi de budur. Genel Başkanımızın yanında yer alırken hiç bir şana, şöhrete ve mevki’e de ihtiyacım yoktu. Aksine politika benden çok şeyler kaybettirdi. Bir kere partimiz zarar görmesin, birliğimiz bozulmasın diye bazı hadiseler karşısında çok zaman sesiz kalmayı tercih ettim. Zaman zaman da maalesef inançlarımın müdafaasını yapamaz durumlarda kaldım. Şimdi içinizden bazıları bu müdafaasını yaptığımız inançlarınız nelerdir diye sorabilirsiniz? Hemen cevap vereyim. Ben hayatım boyunca milli ve manevi değerlerin müdafaasını yaptım. Ve bu değerlerin savunmasını yapanların yanında oldum...

 Genellikle “sol” görüşlüler, Bölücü ve ayrılıkçı çete elemanları, yani “Devlete ve rejime karşı suç işleyenler” Diyarbakır cezaevine konulmuşlardır. Ankara Mamak Cezaevine ise 313. Maddeye göre yargılanmak üzere “sağ görüşlü olanlar” gönderilmişlerdir. “Sol” görüşlülerin bulunduğu Diyarbakır Cezaevinde zaman zaman huzursuzluklar çıkmış, yurt içindeki ve yurt dışındaki yardakçıları ile işbirliği yapılarak itibarımızı sarsıcı eylemlere de tevessül edilmiştir. Buna mukabil, genellikle “Sağ” görüşlü tutukluların bulunduğu Mamak cezaevinde ise sükunet hakim olmuş, masum istekleri dışında bir talepleri olmamıştır. Ve bunlar her zamanki tevekkülleri ile adaletin tecellisini beklemişlerdir. Buna rağmen son günlerde bazı basın organlarında Mamak Cezaevinde yatan Ülkücü gençlere “işkence” yapıldığı iddiaları çokça yer almaya başlamıştır. Ama netice ne olmuştur? Mamaktaki tutukluların masum ve yerinde istekleri iltifat görmemiş yerine getirilmemiş, fakat Diyarbakır Cezaevindeki tutukluların istekleri aynen yerine getirilmiştir. Hem de TBMM kürsüsünden kürtçülük ve bölücülük yaptıkları sabit olan bazı milletvekillerinin isteği üzerine ve ne hazin ve esef vericidir ki bir ANAP milletvekili ve bir ANAP’lı grup başkan vekilimizin tavassutu ile...

Ülkücü kardeşlerimize yapılan bu büyük işkenceyi, adaletsizliği ve haksızlığı da kabul edemeyeceğimizi, en kısa zamanda bu durumun düzeltilmesini talep ettiğimizi belirtmek istiyorum.”  

****

“ÜLKÜCÜ MAFYA”YI KİM İCAT ETTİ?

            O sıralar Milliyetçi hareketin ikinci karşılaştığı problem “Ülkücü mafya” idi.

            “Ülkücü mafya”yı kim icat etmişti? Nasıl ortaya çıkmıştı? İşin bu tarafına baktığımızda dışardan gelen baskılar yetmiyormuş gibi bir de içerden baskı altında olunduğu görülür. Mahkemelerde, işkencehanelerde boğdurulamayan Milliyetçi hareket, parti faaliyetleri yapma düzeyine gelince, önü nasıl tıkanmaya çalışılıyordu? Onun için ben her zaman diyorum ki Türkiye’de en zor şey Türk milliyetçiliği yapmaktır.

            Şunu kabul etmek gerekiyor ki; yer altı dünyasını ortadan kaldırmak zordur. Zaten bunu dünyada başaran ülke de yok gibidir. Sadece kontrol altında tutmak bir başarı sayılmaktadır. Türkiye’de de yer altı dünyasını kontrol altında tutmak devletin görevidir. Bunu yapmak için de devlet her türlü tedbiri alır. Aldı da. O tarihlerde bölücülerin ve ASALA kontrollü gurupların elinden almak için bazı ülkücülerden devlet faydalandı. Ama bir taşla birkaç kuş vuruldu.

            Dönemin başbakanı Turgut Özal’a çıkan görevliler önce yer altı dünyasının durumunu anlatarak, almak istedikleri tedbirler için izin aldılar. İzin verildi. Ama arkasından “ülkücü mafya”nın piyasaya sürülmesi teklifinde bulundular. Alparslan Türkeş’i de hafife almamak gerektiğini söylediler. Başbakan ses çıkarmadı. Ne evet dedi, ne de hayır...

            Ama onlar “Ülkücü mafya”yı piyasaya sürdüler. Gazeteler nasıl olduysa hep birlikte ve bir anda bu “Ülkücü mafya” tabirini kullanmaya başladılar. Tabir tutmuştu. Zaten bu işin ilk merhalesiydi. Çünkü mafyanın iş yapması için önce namının duyulması gerekirdi. Bu temel bir kuraldı. Onun içindir ki; bu işe başlayanlar önce birkaç hadise ile isimlerini kamuoyuna duyururlar, ondan sonra işe koyulurlardı. Burada olay yapmaya, isim duyurmaya gerek yoktu. Ülkücülerin namı zaten vardı. Mesele bu kutsal kelimenin başına “Mafya” tabirini yerleştirmekti. Bunda başarılı olununca her şey hal oluyordu. Biz parti olarak ne kadar söyledikse de tesirli olamadık o sıralar. “Mafya mafyadır. Mafyanın ülkücüsü, solcusu olmaz.” dediksek de, onlar bu işte istediklerini elde ettiler. İşsiz, güçsüz, bileği ve yüreğinden başka bir sermayesi olmayan ve benzer imkansızlıklar nedeniyle de arkadaşlarından ve partiden, ocaktan vs.den de yardım alamayan ülkücülerin ellerine bazı iş adamlarının listeleri tutuşturuldu. İlk zamanlar bunlar Ermeni, bunlar Rum denerek ayrı bir tahrik unsuru buldular. Sonra listeler istedikleri gibi oldu. Daha sonra da çek senet tahsilatına sevk edildiler.

            Tedbir almak kolay değildi. Ankara’da o sıralarda MHP İl başkanı olan Basri Erdem’in de büyük çabalarıyla parti bundan çok az etkilendi. Ama İstanbul, nüfus ve coğrafya itibariyle kısa zamanda böyle bir başarı elde etmeye müsait değildi.

            Başbuğ’un 26 Mayıs 1998 tarihinde yapmış olduğu basın toplantısında “Yaptıkları kanun dışı işlerde ‘MHP’liliği’ ve ‘ülkücülüğü’ bir istismar unsuru olarak kullanan kişilerle ne eski MHP’nin, ne MÇP’nin ne de Milliyetçi ve ülkücü camianın bir ilişkisinin bulunamayacağını” söylüyor, “ülkücü mafya”, “ülkücü baba” yakıştırmalarına karşı olduğunu, Milliyetçilik anlayışlarının temelinde İslam imanı, ahlak ve faziletinin bulunduğunu belirterek, ahlak ve fazilete aykırı hiçbir davranışı tasvip etmeyeceklerini anlatıyordu. Bu ve benzeri açıklamaları her fırsatta yapıyordu. Ama basın ve kamuoyu “Ülkücü mafya” demeye devam ediyordu.    (Başbuğun demeci)

            Yer altı kısa zamanda kontrol altına alınmıştı. Artık Ülkücü mafyadan çekinmeyen yoktu. Çünkü bunların ne sayısı belli idi, ne de mekanı. Her yerde ortaya çıkabilirlerdi. Belli isimler de öne çıkartıldı. Ancak ne hikmettir ki bu isimleri öne çıkan kişiler biraz akçalı işlere girişince bir müddet sonra sıkıntılarla karşı karşıya düştüler. Halbuki bilenen mafya, emniyet müdürleri atattırabilen, milletvekilleri seçtirebilen, karlı işlerde tekel kuran örgütlerdi. Fakat bu ülkücü mafya liderlerinin hiç biri böyle bir işin içine giremedi. Kalem kıranlar arasına da katılamadı. Belki de hem kalem kıranlar kullandı, hem de devlet. O zamanki devletin görevlileri bunu bilerek mi yaptı? Bir taşla iki kuş vurmayı hesapladılar da mı böyle oldu yoksa bu bir tesadüf mü idi bunu tespit etmek o kadar kolay bir şey değildi.

            Ama ortada bir gerçek vardı ki “Ülkücü mafya”yı devlet yürürlüğe koymuştu, 6, 7 yıl sonra da Milli Güvenlik Belgesinde zararlı cereyanlar arasına ülkücü mafyayı yine devlet koymuştu. Devletin devamlılığı bu olsa gerekti...

            Biz Türkler, devlet kurmada, imparatorluk kurmada, kıtalara açılmada, asırlardır hükmetmede Dünyadaki üç milletten biriyiz. Türkler Hazreti Nuh’un oğlu Yafes’in oğlu Türk’ten türemiş ve tarihte hep varolmuş bir millettir. Bugün diğer Türk Cumhuriyetleri ile birlikte yine dünyadaki sayılı milletler arasında yer almaktayız. Bin yıla yakın bir zamandır da, Anadolu topraklarında hüküm sürmekteyiz. Devlet kurmada, devlet idare etme tecrübe açısından bizden üstün olan millet yok gibidir. Ama biz hala daha devletimizi gelişen şartlara göre yenileyememiş ve idare edenlere göre işleyen bir devlet yapısından kurtulamamışız. Mesela her kuruluşun, bir şirketin bile bir idare merkezi vardır. Bütün hedefler ve icraatlar için bu merkez, üstür. Türkiye’yi idare eden en büyük organ Bakanlar Kurulu’dur. Bakanlar kurulunun başkanı da Başbakan’dır. Şimdi kendimize sorarsak, Başbakan’ın idare merkezi neresidir, Başbakanlığın üssü neresidir? diye. Bakınız bilinenleri ben sayayım. Birinci merkez; eski başbakanlık binasıdır. Diğer merkezler ise: yeni başbakanlık binası, başbakanlık konutu, başbakanın mensubu olduğu siyasi partinin genel merkezi. Bu merkezlerin hepsinde de ayrı bir müşavirler heyeti ve görevliler bulunmaktadır. İşte devletimizde herkesin görebileceği, sadece organizasyondaki çarpık durum. Onun içindir ki devletimiz şahıslara göre zaman zaman yanlış kararlar ve uygulamalar içerisine girebilmiştir. Doğru karar ve uygulamalara girdiği gibi.

            *** 

KUR`AN-I KERİM DAĞITILDI DİYE MÇP`NİN KAPATILMASI DAVASI AÇILIYOR

            Bütün bunlara rağmen MÇP ilerlemeye devam ediyordu. Seçime girmek için gerekli olan teşkilatlanmaları o zamanki arkadaşların çok büyük fedakarlıklarla yaptıkları çalışmalarla tamamlamıştı. Seçime girmeye de hazırdı.

            1987 seçimlerinde Başbuğ Keçiören’den aday oldu. Ben de seçim çalışmalarını yürütecek olan komitenin başındaydım. Başbuğun karşısında ANAP’tan Mustafa Taşar vardı. ANAP seçim çalışmaları sırasında bir sürü hediyeler dağıtıyordu ve iktidardı. Bizim çok kısıtlı bir seçim bütçemiz mevcuttu.

            Biz de kitap dağıtalım dedik. Kütüphane haftasında seçim bürosuna kitapları yığdık. Bir kısmını satın aldık, bir kısmını da arkadaşlar evlerindeki kitaplıklarından getirdiler. Bu arada Kur’an-ı Kerim’de getirdik. İlk hediyeleri verirken Başbuğ Kur’an-ı Kerim’den başladı. Kutsal kitabımızı eline aldı, öptü, başına koydu ve bir vatandaşımıza verdi. Arkasından herkes istediği kitabı aldı. Biz bu kampanya ile halka şöyle bir mesaj vermek istiyorduk. “Biz tencere, tava, altın veremiyoruz. Biz kitap veriyoruz. Biz buyuz. Biz fikir partisiyiz. Her şeyi ilimle, inançla, okuyarak, çalışarak yapacağız.”  (Kuran’ı Kerim-in resmi)

            Ancak, durum böyle anlaşılmak istenmedi. Ertesi gün gazete manşetlerinde “Türkeş Kur’an dağıttı” haberi yer aldı. Arkasından da savcılık 169. Maddeden dava açtı. Partinin kapatılmasını istedi.

            Askerlerle çok iyi ilişkisi olan ve iyi de bir avukat olan Münir Tüfekçibaşı’nı bu davada avukat olarak tuttuk. Tüfekçibaşı Mamak’taki MHP ve Ülkücü Kuruluşlar davasında benim avukatlığımı alanlar arasındaydı. MHP ve ülkücüleri bu ihtilal mahkemesinde tanımış ve bizleri o zaman sevmişti. Tüfekçibaşı Başbuğ’a “İkinci celsede davayı düşürürüm” dedi. Dediği gibi ikinci celsede dava düştü. Bir ciddi sıkıntıdan böylelikle kurtulmuş olduk.

            1987 seçimlerinde ANAP’ı biraz ürkütmüştük ama iyi bir oy alamamıştık. Oy oranımız %3’ü bile bulmamıştı. Ama ayaktaydık. Sanki öldü diye tabuta koyarlarken, tabutun kapağını açtık ve ayağa kalktık. Yavaş yavaş yürüyorduk.

            “Ülkücü mafya” meselesinde çok bir şey yapamıyorduk. Sadece bu faaliyetlerin parti ve ocaklara bulaşmasını önlüyor, fakat bundan öteye geçemiyorduk.

            ***

MİLLİYETÇİ HAREKET VE TARİKATLAR

Ama bazı çevrelerden muazzam bir baskı altındaydık. Çok radikal bir hava partimize hakim kılınmaya çalışılıyordu. Başörtüsü örtmeyen eksik müslüman sayılıyordu. Partide bu çizgide yer alanlar hepsi samimi idiler. Öyle inanıyorlardı ve öyle diyorlardı. Partimizin de gelişmesini bunlara bağlıyorlardı. Ve bir ayrı ekip görünümüne de girmişlerdi. Bunların hepsi ateş çemberinden geçmiş, taş gibi ülkücülerdi. Ama ne hikmettir ki partide böyle bir rüzgarın esmesinde onlar odak noktası haline gelmişlerdi. Neden böyle bir noktaya geldiklerini onlar da bilmiyor, biz de bilmiyorduk. Ancak sonraları bu durumun MHP’ye uzanmak isteyen ellerin marifeti olduğunu anladık.

            Başbuğ’un isteği üzerine satın aldığım Yeni Düşünce Dergisi’nde bir avuç arkadaşla birlikte bu baskılardan MÇP’yi kurtarmak için çırpınıyorduk. Ahmet Aslan ve Ömer Kayır bu noktada olağanüstü gayretler gösteriyorlardı. Çok sıkıştığımızda da Avukat İsmail Hakkı Yılmaz’dan yardım alıyorduk.

Bazı dini gurupların temsilcileri gazeteye geliyor, parti programımızı değiştirmemizi istiyor ve İslami çizgiye geldiğimiz takdirde bizi iktidara taşıyacaklarını söylüyorlardı. Halbuki Milliyetçi hareket öteden beri milli ve manevi temellere oturmuş bir siyasi partiydi. Ülkücü hareketin ilk çıkışındaki en belirgin sloganları; “Tanrı Dağı kadar Türk, Hıra dağı kadar Müslüman”, “Türklük bedenimiz, İslamiyet ruhumuzudur”, “Hedef Turan, rehber Kur’an” sloganları idi. “İslamın imanını, Ülkümüzün her yanını, Damarında Türk kanını, Zerre zerre bulan gelsin” dörtlüğü hemen hemen her bildirine yer alıyordu. O günlerde yapılan konuşmalarda, yayınlarda en çok göze çarpan cümleler şu cümlelerdi. “Ben Türk Milletini; sokaklardaki ıspanak fiyatına satılan demokrasiye, rüşvete, hile ile çiğnenen, çiğnetilen hukuk düzenlerine, ahlaktan mahrum bir hürriyete, tefeciliğe, karaborsaya yer veren bir ekonomiye çağırmıyorum. Türklük gurur ve şuuruna, İslam ahlak ve faziletine, yoksullukla savaşa, adalette yarışa, birliğe, kardeşliğe, kısacası hak yolu, hakikat yolu, ALLAH yoluna çağırıyorum”.

 Milliyetçi Hareket Partisinin 1980 öncesindeki son kurultayında üstat Necip Fazıl Kısakürek Milliyetçi Hareket Partisine katılmıştı. 1987 yılında Başbuğ Türk Milletine bir beyanname yayımlamıştı.          (Necip Fazıl’ın resmi)

            Alparslan Türkeş’in Türk Milletine yayımladığı beyanname:

1-Alparslan Türkeş yatalak bir idareye karşı, fikirsiz bir hareket saydığı 1960 ihtilaline başta, sırf bir fikir yönü vermek için ve Cumhuriyet Halk Partisi’nin ihtilali sömürmesine mani olmak için katılmış fakat bu gidiş önlenemeyince ondan uzak kalmış, Türk Milleti ve tarihinin ihtilal kadrosuna biçtiği suçluluk dairesinin dışında kalmayı ve ibrasına nail olmayı şart bilmiştir.

2-Alparslan Türkeş ve partisinin dünya görüşü, ruhi muhtevaya bağlı Milliyetçilik olarak metbuluğu ruha ve tabiliği milliyete veren bir anlayış içinde tek kelimeyle İslam imanıdır.

3-Alparslan Türkeş ve partisi, milliyetçiliği içi kevserle dolu bir kase şeklinde görür, ama kıymeti kasede değil kevserde bulur ve o kevserin nurunu ışıldattığı nisbette kaseye değer verir.

4-Alparslan Türkeş ve partisi, bugün en keskin bunalımını yaşayan insanlığa yol gösterici istikamet oklarını, Kainatın Efendisince getirilmiş ruh ve ahlak ölçüleri olarak ilan eder ve tasarılarını, hasretlerini, her şeyini bu inanç mihrakında toplar.

Türk Milletinin maruz bulunduğu derin bunalım tarihi gelişmesi bakımından yöneticilerin Türk Milletinin dert ve ıstıraplarının sebeplerini teşhis edemediklerini, tedbir ve çarelerde tabana inemediklerini, Türk tarihini gerçek revizyona tabi tutamadıklarını ve taklitçi kaldıklarını görüyoruz.

Türk’ün ruh köküne inmeyen ve bağlanmayan her tedbirin temelsiz kalacağı inancındayız.

1977 seçimlerinin eşiğinde, başta milliyetçi, mukaddesatçı Türk gençliği bulunmak üzere Alparslan Türkeş ve partisinin hüviyeti bu satırlardan ve bu satırların ifade ettiği derin manalardan ibarettir.

Necip Fazıl Kısakürek’in Türk Milletine yayınladığı beyanname:

MHP Genel Başkanı Alparslan Türkeş’in “Türk milletine beyannamesi”ni okudum.

Pılı-pırtı odalarının raflarında dizili, kapağı arkasına devrik ve içi boş, hatta süprüntü dolu teneke konserve kutuları halindeki partiler arasında, bugünden itibaren MHP nazarımda bambaşka bir mana ve hüviyet sahibidir. Onu, müslümanlık ve Türklüğün gerçek hakkını vermeye namzet bir topluluk olarak anıyor ve canımın içinden selamlıyorum.

Bu beyanname ta Cava’daki müminle Amerika’daki zenci müslümana kadar bütün İslam alemini ihtizaza getirecek ve oluş davamızı temellendirecek kıymette tarihi bir hadisedir. İdeal yumağımızın her lifini içinde saklayan bir tohum İslam aleminin Türkiye’den beklediği zuhur ve tecellinin tohumu...

Türkeş beyannamesinde dört ana esası, bir binanın dört direği halinde va’zetmektedir.

1-1960 gece baskınının sorumluları arasında değildir.

2-Posa ve kabuk milliyetçiliğinden uzak ve ruhi muhtevaya tabi manada milliyetçidir.

3-Başını dayadığı tek ruhi muhteva, yine tek kelimeyle ve bütün ölçüleriyle İslamdır.

4-Son yüzelli yıllık taklit devrimizin bütün sahtekarlıklarının tezgahlayacak ve gerçek oluşu billurlaştıracak bir tarih revizyonuna sahiptir.

Ne mebus, ne senatör, ne bakan, ne şu, ne bu!... Allah’ın bana biçtiği manevi makam ve memuriyeti bunlardan hiç biri terceme edemez. Bu bakımdan en canhıraş ihlas ve hasbilik kürsüsünden haykırıyorum:Kırk yıllık mücadele ve yepyeni bir gençlik inşası hayatımda bu gün, bu beyannameden, bu beyannamenin sahibi ve partisine taktığı şeref ve mesuliyet bazubendinden sonra, artık emin olmaya yakın bir ümit nefesi alabilirim.

150 yıldır her gün biraz daha artıcı bir hasretle kurtarıcısını bekleyen Türk Milletine: “beklediğin geliyor” müjdesini vermenin ümid günü bu tarihi andır.

“Emin olmaya yakın ümid” ışığının çaktığını gördüğüme ve bu ışığı nice defa hayal edip te karanlıklara düştüğüne göre bundan böyle yeni inkisarlara tahammülü kalmayan yanık yüreğimi, dava yolunda en küçük istikamet hatasına razı olmaz bir hassasiyetle bu beyannamenin halkaladığı sıcak avuçlara bakıyor ve kırk yıllık emeğimin semeresini bu çevrenin aksiyoncu ruhundan bekliyor ve istiyorum.

İçi alev- alev müslüman, dışı pırıl pırıl Türk ve içi dışına hakim, dışı içine köle, yeni Türk neslinin maya çanağı olma ehliyeti hangi toplulukta ise ben oradayım.

Allah’ın inayeti ve Resulünün ruhaniyeti bu yoldakilerin üzerinde olsun. 

MHP’yi destekleyen dini guruplar ve tarikatlar vardı. Mamak askeri cezaevinde bile Mehmet Fevzi Efendi’nin müritleri bizleri yalnız bırakmamıştı. Her hafta Mamak’taydılar ve her hafta elleri, arabaları dolu gelirlerdi.

            Bu arada tarikatlara biraz inelim. İslam kaynaklarına göre tarikatların kaynağı Kur’an ve sünnet. Buna göre Hz. Muhammed, “Ben dünyaya güzel ahlakı tamamlamak için gönderildim” diyor. Tarikatlar da “ahlak”ı hedefliyor. İman ve ibadetten sonra ahlak, İslamın üçüncü ana unsurunu teşkil ediyor. Tarikatların ve müritlerin amacı da Allah’ın rızasını kazanmak.

            İslam kaynaklarına göre ana tarikatlar şöyle sıralanıyor.

1-Muhammediye. Bu tarikat Hz. Peygamberimize nisbet edilir. 2-Sıddıkiye. Kaynak Hz. Ebubekir.3-Ömeriye. Ebu Hafs Ömer b. El-Hattab’a dayandırılıyor. 4- Osmaniye, Osman b. Affan’a nisbet edilmiştir. 5- Aleviyye, Hz. Ali b. Ebi Talib’ e nisbet edilmiştir. Bu ana tarikatlara dayandırılan tarikatların isim listesi şöyle özetlenebilir:

1-Medyeniyye, 2-Bedriyye, 3-Şazeliyye, 4-Rıfaiyye, 5-Halvetiyye, 6-Nakişebndiye-i Müceddidiyye, 7-Nakşibendiyyei Ahrariyye, 8-Cüzuliyye, 9-Medyeniyyei Amudiyye, 10-Arifiyye, 11-Arusiyye, 12-Halvetiyyei Cemaliyye, 13-Burhaniye, 14-Ayderussiye, 15-Azamiyye, 16-Haceğun-ı Azizan, 17-Rıfaiyye-i Aziziyye, 18-Nakşibendiyye-i Bahaiyye, 19-Bahşiyye, 20-Bayrammiyye Hacı Bayram Veli, 21-Bedeviyye, 22-Bedriyyei Rumiyye, 23-Adiliyye, 24-Sührevdiyye, 25-Veküaiyye, 26-Şazeliyye, 27-Karabaşiyye, 28-Bektaşiyye, 29-Betaihiyye, 30-Beyaniyye, 31-Blistamiyye, Tayfuriyye, 32-Beyyümiyye, 33-Ramazaniyye, 34-Bürhaniyye, 35-Büzürgan, 36-Ekberiyye-i Cebertiyye, 37-Celvetiyye, 38-Uşşakiyye, 39-Cerrahiyye, 40-Cüneydiyye, 41-Cüzuliyye, 42-Çeştiyye, 43-Ruşeniyye, 44-Demirdaşiyye, 45-Derdiriyye, 46-Hefniyye, 47-Desukiyye, 48-Dıbiyye, 49-Dücaniyye, 50-Ebheriyye, 51-Edhemiyye, 52-Ehdeliyye, 53-Ekberiyye, 54-Enesiyye, 55-Ensariyye, Hereviyye, 56-Erdebiliyye, 57-Ebediyye, 58-Eşrefiyye, 59-Ezheriyye, 60-Fazıliyye, 61-Fevziyye, 62-Firdevsi, 63-Kübreveye, 64-Fütüvvetiyye, 65-Garibiyye, 66-Gavsiyye, 67-Şettariyye, 68-Ehdeliyye, 69-Gaziyye, 70-Raşidiyye, 71-Gazzaliyye, 72-Gülşeniyye, 73-Haccaciyye, 74-Hacegan, 75-Haddadiyye, 76-Hafifiyye, 77-Hakimiyye, 78-Halebiyye, 79-Halidiyye, 80-Mazhariyye, 81-Halvetiyye, 82-Zahidiyye, 83-Harfiyyi, 84-Harraraziye, 85-Hufniyye, 86-Bekriyye, 87-Hemedaniyye, 88-Hereviyye, 89-Hevariyye, 90-Hızrıyye, 91-Hikemiyye, 92-Hilaliyye, 93-Hurufiyye, 94-Hüdaiyye, 95-Hülvetiyye, 96-İbadiyye, 97-İdrisiyye, 98-kaniyye, 99-Ilmiyye, 100-Cüzuliyye, 101-İseviyye, 102-İshakiyye, 103-Mürşidiyye, 104-Işkıyye, 105-Kadiriyye, 106-Kalenderiyye, 107-Mevleviyye, 108-Şabaniyye, 109-Kasaniyye, 110-Kasımiyye, 111-Kassariyye, 112-Katnaniyye, 113-Küaznuriyye, 114-Keyyaliyye, 115-Kuşeyriyye, 116-Kübreviyye, 117-Kümeyliyye, 118-Mazhariyye, 119-Medariyye, 120-Medeniyye, 121-Medyeniyye, 122-Mehdeviyye, 123-Ahrariyye, 124-Meşişiyye, 125-Metbuliyye, 126-Mevleviyye, 127-Meymuniyye, 128-Mısriyye, 129-Melamiyye, 130-Muhesibiyye, 131-Muhyeviyye, 132-Muradiyye, 133-Musluhiyye, 134-Müceddidiyye, 135-Mustariyye, 136-Nakşibendiyye, 137-Nasrıyye, 138-Nasuhiyye, 139-Neveviyye, 140-Nizamiyye, 141-Nurbahşiyye, 142-Mürşidiyye, 143-Zekkuriyye, 144-Şuaybiyye, 145-Şeybaniyye, 146-Sütuhhiyye, 147-Ramazaniyye, 148-Raşidiyye, 149-Rüslaniyye, 150-Rıfaıyye, 151-Rumiyye, 152-Ruşeniyye, 153-Rükniyye, 154-Lihıyye, 155-S’diyye, 156-Safeviyye, 157-Salahiyye, 158-Sanhaciyye, 159-Saviyye, 160-Rıfaiyye, 161-Sehliyye, 162-Semmaniyye, 163-Seyyariyye, 164-Sezaiyye, 165-Zühriyye, 166-Sınaniyye, 167-Sufiyye, 168-Sühreverdiyye, 169-Sünbüliyye, 170-Zeyniyye, 171-Suudiyye, 172-Şa’baniyye, 173-Şa’raniyye, 174-Şettariyye, 175-Şazeliyye, 176-Şah Alemiyye, 177-Şemsiyye, 178-Şemubiyye, 179-Şinnaviyye, 180-Taciyye, 181-Tağlibiyye, 182-Tayfuriyye, 183-Taziyye, 184-Ticaniyye, 185-Ukayliye, 186-Uşşakiyye, 187-Uceyliye, 188-Üveysiye, 189-Zeyleiyye, 190-Vefaiyye, 191-Yafiyye, 192-Ya’ziyye, 193-Yemeniyye veya Esediyye, 194-Yeseviyye, 195-Yunusiyye, 196-Zahidiyye, 197-Zerrikıyye,          (sakallı bir dedenin resmi)     

 

Tasavvufçuların dereceleri 9 mertebeden teşekkül etmektedir. Birincisi “El-Gavs El-azam”: “En büyük yardım kaynağı” ve “bütün bilgileri ve makamları kendinde toplayan”. Bu kişi Hz. Peygamberin ayağı durumundadır. Bunun ruh dünyasındaki alanı da arşın (Yüce Allah’ın özel alan olarak bildirdiği ve hiçbir varlığın yanaşmasının mümkün olamayacağı uzay üstü bir yer) etrafıdır. 2- İki imam: “En büyük yardım kaynağı” nın sağındaki ve solundaki iki yardımcısıdır. 3- Kazık ve direkler: Bunlar da dört büyük kutuplardır. 4-Yedi değişenler: Bunların ruh dünyası alanı yedi katlardır. 5- 12 seçkin imam: Ruh dünyasındaki alanları 12 gök burçlarıdır. 6- 70 seçkinler: Bunlar da yalnızlıkcılar ve zamanlamacılardır ki ruh dünyasındaki alanları ise gökyüzü cisimleri ve gezegenlerdir. 7- Seçkinler: Bunlar da gökyüzü ve uzaya ulaşanlardır. Bunların sayıları ise 30 ile 300 arasındadır. 8- Tek olanlar: Bunlar müslümanların iyi kullarından seçilen (veliler), Allah’a yakınlıkta belirli bir dereceye ulaşan ve normal insanlar için kapalı olanı görebilen kişilerdir. 9- İyi insanlar: Bunlar da müslümanların gösterdiği yolda yürüyen iyi insanlardır. Bunların dereceleri de çeşitlidir. Ruh dünyasındaki alanları da çoktur.

            Tarikatlar ve dini guruplar İslam dünyasında önemli bir yere sahiptir. Bir kısım islam alimleri Tasavvufu aşırı ibadet ve dünyayı terk etmekle tenkide yönelmişlerdir. Yine Tasavvufta “şeyh”, “murit” ilişkileri başka bir tenkit noktası olmuştur. “Mürid”lerin, “Şeyhler”in nezdinde ki “ölü yıkayıcısının elindeki ölü” gibi olma durumu, bu manevi dünyadaki yapılanmanın, günümüzdeki kurumlara indirgenmesinde bazı çatışmaların ve çelişkilerin söz konusu olduğunu ileri sürenler olmuştur. Mesela emir komuta içerisinde güvenlik görevi yapan silahlı kuvvetler “Mürid”lerin bu sistemlerine uyamayacakları noktasında hareket etmişler ancak bu uygulamalar “din”e, tarikatlar”a karşıymış gibi bir görünüme sokulmuşlardır. Tasavvufu tenkite yönelen islam düşünürleri yine “aklın, düşüncenin, çalışmanın, duygunun, vicdanın, inancın insanda birlikte olmaları gerekirken, Tasavvufta insanın sadece inanç ve duyguyla sınırlı kaldığını ve dolayısıyla bilimsel çalışma, araştırma, inceleme ve gayret yönünden eksik bırakıldığını” belirtmektedirler. Ancak tasavvufu bu noktalarda tenkit eden bu islam düşünürleri, başka açılardan tasavvufa hücum edenler ve tasavvuf ehli olanların hepsinin ilk yanılgı noktaları bize göre, neyin ne olduğunu ve kimlerin ne yapması gerektiğini tam tespit etmemelerinden kaynaklanmaktadır. Mesela tarikatlara ve dini guruplara mensup olanların bu mensubiyetlerinin neye dayandığı çok önemlidir. Yine tarikat ve dini gurupların mensuplarının siyasete bulaşmaları ile mevcut düzenin aksaklıklarını söylemeleri arasındaki fark da çok önemlidir. “İçimiz Hak ile dışımız halk ile olsun” prensibinin “içi Hak” ile dolu olanın halkla nasıl beraber olacağının iyi tespit edilmemesi yine çok önemlidir. Türkiye’de mevcut düzen siyasi partilerin işleyiş şeklini belirlemiştir. Bu nokta din-siyaset ilişkilerindeki genel prensipleri aşan bazı durumları ortaya koymaktadır. Tarikatların ve dini grupların asıl fonksiyonları göz ardı edildiği vakit, yine çelişkili durumlar meydana gelebilmektedir. Mesela nasıl olur da İngilizler Türkiye’ye yönelik olarak bir dini gruba etkili olabilirler? Ya da nasıl olur da Amerikalılar herhangi bir projeleri için bir tarikatın veya dini grubun temsilcisi ile anlaşabilirler? 

Ne hazindir ki; İslamı yaşama noktasında çok hassas olan ve bu noktada arayışlar içerisinde olan müslüman kitleler üzerinde, Müslüman ülkelerin devletleri değil de başta İngiltere olmak üzere Hristiyan ülkelerin devletleri çok etkin olmaktadır. Mesela, Ortadoğu ve Güneydoğu Asya’daki Hamas, Ebu nidal, El Cihat, Hareket-ül Ansar, Hizbullah, Abu Sayyaf, Demokratik Filistin Kurtuluş Cephesi, Tamil Eelam’ın Kurtuluş Kaplanları gibi “İslami Terör Örgütleri” olarak anılan örgütlerin altısının idari merkezleri İngiltere’dir. Diğer 16 grup ise, merkezi İngiltere’de bulunan teşkilatlardan maddi yardım almakta veya İngiltere’de serbestçe faaliyet gösteren gruplardan askeri eğitim veya lojistik destek almaktadır. ABD Dışişleri Bakanlığının “kara liste”ye aldığı 30 teşkilattan 22’sinin idari merkezi ve lojistik destek grupları İngiltere’dedir. Halbuki bu teşkilatların merkezlerinin herhangi bir İslam ülkesi olması gerekmez miydi?El Kaide’nin siyasi kanadı sayılan Al Muhacirun Başkanı Şeyh Ömer Bekri Muhammed şu anda Londra’da faaliyetini sürdürmektedir ve kendisini İngiliz subayların eğittiğini söylemektedir. El Kaide’nin uluslararası irtibat bürosu da Londra’dadır. Bugün Irak’ta İngiliz askerlerinin öldürüldüğünü kaç defa duymuşuzdur. Türkiye Amerika’ya lojistik destek veriyor bahanesiyle Türk şoförlerini bile öldüren bu örgütler her nedense ABD’nin en büyük müttefiki olan İngiliz askerlerine hiçbir şey yapmıyorlar. Zaten, El Kaide “İngiltere ile barış anlaşmamız vardır. İngiltere, sadece Amerika ve İsrail hedeflerine saldırılacağından emin olsun” şeklinde gazetelerde açıklamalar yapıyor. Bu tür örgütlerin batılı ülkelerle olan ilişkilerinden çok daha fazla örnekler vermek mümkündür. Zaten biz Türkler Kutsal topraklardan İngilizlerin Arapları kışkırtmasıyla çıkmadık mı? Bir kısım dini grup ve tarikat liderlerinin her hangi bir İslam ülkesi yerine batılı ülkeleri seçmesinin nedeni öncelikle bu bağlantılardır. İlk anda tarikat ve dini gruplarla bu örgütlerin ne ilgisi var diye düşünmemiz mümkündür. Ancak bilmeliyiz ki tarikat ve dini gruplara mensup olanlar yani “mürit” durumundakiler İslami yaşama noktasında çok hassastırlar ve daima yeni çıkışlar aramak eğilimindedirler. İslami terör örgütleri de bağları dışarıda olmakla birlikte mensupları çok inanmış kişilerdir. Tarikatlar ve terör örgütleri mensupları;bu inanmış kişiler daima bağlı olduğu yerin dediğini harfiyen yapan kişilerdir. Ülkemizde meydana gelen Şeyh Sait isyanının dayandığı asıl kaynak İslamidir. En azından bu isyana güç veren halk İslami hareket etmek için bu isyana katılmıştır. Ama bu isyanı tezgahlayan ve bu isyandan faydalanan İngiltere olmuştur. Türkiye, o tarihlerde Musul ve Kerkük’ü kaybetmiştir.

Evet nasıl ki İslamiyete karşı yapılan bazı suçlamalarda biz “İslamiyet kötü değil, belki Müslüman olanlar doğru hareket etmiyorlar” şeklinde cevaplar veriyoruz. Bu mantık aynen tarikatlar için de geçerlidir. Aksaklıkların, eksikliklerin, hataların ve yanlışların sebebi tarikatlar değil, bazı tarikatların içinde yer alanlardır.

ESAT COŞAN HOCA`DAN YARDIM İSTİYORUZ

            “Yeşil Kuşak Projesi”nin MHP üzerindeki baskısı, aslında bizi epey bunaltmıştı. Bu baskı Özal’ın ölümüne kadar devam etti. Ondan sonra hafifledi ve bitti. Bu arada Esat Coşan Hoca’dan yardım almak için kendileriyle görüşmek istedim. Ankara’da Mithatpaşa Caddesi’nin etrafındaki bir büroda kendilerini ziyaret ettim. Yanımda MHP yöneticilerinden Naci Memiş vardı. Esat Coşan Hoca, Erbakan’dan “Biat” meselesi yüzünden ayrılmış bir tarikat lideri idi. Erbakan’dan ayrılış nedenini özü itibariyle bildiğim için bizi iyi anlayacağına inanıyordum. Kendilerine özetle şunları söyledim. “Biz yıllardır Türklük ve İslamiyet temelinde mücadele vermiş ve yine de bu çizgide olan bir siyasi partiyiz. Ancak biz, devleti idare edenlerin, din alimi gibi hareket etmelerinin doğru olmadığına inanıyoruz. Din alimleri ve adamları ile devlet adamları arasında birbirlerine destek veren anlayışın hakim olmasını ama birbirlerinin işlerine karışılmamasından yanayız. Biz devletin din alimlerinin görevlerini en iyi şekilde yapmaları için en uygun ortamı hazırlamasından yanayız. Ama din alimlerinin de devlet işlerine karışmalarını doğru bulmayız. Fonksiyonlar ve sahalar ayrıdır. Ama en iyi ve en doğru ilişki elbette ki gereklidir. Partimiz bazı gelişmelerden dolayı rahatsızdır. Sizlerden bu konuda yardım rica ediyoruz.”

Görüşmemiz çok güzel geçmişti. Kendileri bize Türk Cumhuriyetleri ile ilgili bazı tavsiyelerde de bulundu. Esat Coşan Hoca ve etrafındakilerle uzun bir süre samimi bir ilişki içerisinde olduk. Esat Coşan Hoca’nın damadı sürekli Başbuğ’la görüşüyordu. İstanbul’dan bir gurup özel olarak Başbuğu ziyaret etmiş ve çok güzel bir av tüfeği hediye etmişlerdi.    (Esat Coşan hocanın damadının resmi)

MHP’deki bu rüzgarın “yeşil kuşak” projesinden kaynaklandığını sonraları tespit edebildik.

            Başbuğ ve arkadaşları; MÇP’liler ve ülkücüler o tarihlerde dışardan kaynaklanan, devletten kaynaklanan ve kendi eski arkadaşlarından kaynaklanan sıkıntılarla boğuşmak zorunda kalıyordu. Üç cepheden bize vurmaya devam ediliyordu.

            ***

KÖRFEZ KRİZİ BAŞBUĞ VE ÖZAL`I AYNI ÇİZGİYE GETİRİYOR

            1991 yılında ABD’nin Irak hareketi başlayacaktı. Bu harekata Türkiye’nin katılması gündeme gelmişti. Ecevit, Demirel ve İnönü Türkiye’nin bu harekata katılmasını istemiyordu. Sadece Özal katılmaktan yanaydı. Bir de Başbuğ... Başbuğ bu harekata katılmayı Kerkük ve Musul için istiyordu. Bu bölgenin zaten bizim olduğunu ve bu fırsatı kullanarak tekrar o toprakları ve en önemlisiyle Türkmenleri kazanacaktık. Başbuğ’un, bu hususta bir formülü de vardı. Kerkük-Musul petrollerinden Rusya dahil belli ülkelere pay vermek ve Türkiye’nin kendisi için %3 gibi bir payın üstüne çıkmamak. Bu payın az olduğunu kendilerine söyleyince, Başbuğ bana şunu söyledi “Oğlum, bu toprakları biz sınırlarımıza katalım. Buranın hakimiyeti bize ait olsun bu %3 bize yeter, anlıyor musun?”

            Bu sıralar Başbuğ Özal’la görüşmek istedi. Ancak görüşmenin gizli olmasını arzulamıştı. Çünkü Özal’ın Başbuğun elini sıkmaması hadisesi, MÇP tabanında hala tazeliğini muhafaza ediyordu. Bunun üzerine ben o zaman ANAP Rize Milletvekili olan Mustafa Nazikoğlu’nu aradım ve bu gizli görüşmenin yapılması için Başbuğ’un gayretlerini rica ettiğini söyledim. Nazikoğlu, Özal’ı aradı ve talebi iletti. Meclisten aramıştı ve ben de yanındaydım. Ancak, Özal gizli görüşme yerine randevu alsın görüşelim, diyerek açık görüşmeyi tercih etti. Bunun üzerine Başbuğ bana bir mektup yazdırdı ve Nazikoğlu vasıtasıyla mektubu Özal’a ilettik. Yazının metni şöyleydi:

            “Sayın Cumhurbaşkanım,

            Yüksek müsaadelerinizle aşağıya “Körfez politikası” ile ilgili görüşlerimi beyan etmek istiyorum.

            Körfez krizi ile ilgili dış politikanız her bakımdan ülkemiz menfaatlerine uygun ve isabetli bir politikadır.

            Bugün yürütülen körfez politikasını asıl baltalayanlar dış kaynaklardır. Başta Yunanistan bu yönde faaliyetlerini batı ülkelerine yoğunlaştırmaktadır. Yunanistan ve bazı Avrupa ülkeleri Türkiye’nin A.B.D. ile birlikte hareket edip, barış masasında ülkemizin söz sahibi olmasını, Ortadoğu’da kuvvetli bir Türkiye istemedikleri için sakıncalı bulmaktadırlar.

            Batılı bazı ülkeler Ortadoğu’daki şu andaki menfaatleri açısından da Türkiye A.B.D. müşterekliğini uygun görmemektedirler.

            Yunanistan’ın batı ülkelerini tahrik etmedeki nedeni Kıbrıs ve Ege sorununun çözümünde Türkiye’nin güçlü olması ihtimalidir. Yunan lobisinin katkısıyla Avrupa Ülkelerinden bazıları Türkiye’nin A.B.D.’nin yanında Irak’a karşı savaşa girmesini engellemeye çalışmaktadırlar.



Paylaş

Proje Yerlinet tarafından çözümlenmiştir.

© 2008 TurkMeclisi.org Her hakkı saklıdır. İçerik izin alınmadan kullanılamaz. Siteyi kullanan herkes "Kullanıcı Sözleşmesini" kabul etmiş sayılır. Kullanıcı Sözleşmesi.