Türk Meclisi

Anasayfa Görüşler Tartışmalar Haber & Yorum Temel Bilgiler Anketler Arama İletişim
Türk Meclisinde kayıtlı toplam kullanıcı: 1764
Görüşlerde Yer alan toplam Makale sayısı: 7753
Açılan toplam Tartışma konusu sayısı: 234
Tartışma Panelindendeki toplam Mesaj Sayısı: 756
Toplam 797 Bilgi Makalesi ve toplam 1994 Haber bulunmaktadır.
Üye olmak istiyorum
Şifremi unuttum
Kullanıcı Sözleşmesi
Kullanıcı:
Şifre:
Okuyucularımıza Sunduğumuz Temel Bilgiler
DEMOKRASİMİZ VE KRALLARI 1
DEMOKRASİMİZ VE KRALLARI
Yazan:RIZA MÜFTÜOĞLU
 
Güzel fikirlere sahip olmak, büyük projeler üretmek ya da iyi bir rejimi tercih etmek bundan öteye gidilmedikçe bir fayda sağlamaz. Mevcudu tenkit etmek de çözüm yolunu göstermedikçe fazla bir şey ifade etmez. Önemli olan önce durumu tam belirlemek ve sonra nasıl ve ne şekilde yapılacağını bulabilmektir. İyi bir rejimi toplum yararına yürütebilmek ya da büyük projeleri tatbik edebilmek, eksiklikleri ve aksaklıkları giderebilmek için önce durum tespiti ile nasıl ve ne şekilde yapılacağını belirlemekle mümkün olabilir. Mustafa Kemal Atatürk, sultanlığa son verip halkın egemenliğini esas alan rejimi kurarken, reformları ve devrimleri gerçekleştirirken gerçekleri ve bu gerçekler paralelindeki hedefleri ve neyi nasıl yapacağını da belirlemişti. Sadece “seçim” ilkesine sadık kalmış olsaydı “seçim”i esas alan bir sistemi kuramayabilirdi. Halkın iradesini öne çıkarmak için kendi otoritesini ve iradesini kullanmamış olsaydı bu gün çok daha farklı bir Türkiye’de yaşıyor olabilirdik. Onun içindir ki en iyiyi yapmak için her zaman en iyi olarak bilinen metotları kullanmayabiliriz. Önemli olan önce en iyiyi gerçekleştirecek olan en uygun ve netice alıcı yolu bulabilmektir. Türkiye bu bakımdan artık yeni bir sistemi ve yeni bir idare şeklini en kısa sürede kurmanın yolunu bulmalıdır. Çünkü mevcut durum bunu göstermektedir. Yenileşmeyi köklü bir şekilde yapmazsak globalleşmenin yanında çağın başka baskılarına da maruz kalacak ve yine gelişmiş ülkelerin reçeteleri peşine düşecek ve yine yılları heba etmiş olacağız. Onun için önce içinde bulunduğumuz sistemi iyi irdeleyip büyük değişmeleri şu veya bu şekilde ama mutlaka gerçekleştirmek zorundayız. Çünkü, ülkemizde demokrasi, diktaya dayanan rejimlerin tek olan kral sayısını çoğaltmaktan öteye bir tablo ortaya koyamamıştır. Devlet kurumları ise giderek hantallaşmakta ve sistemsizliğe doğru gitmektedir Bu gerçekleri görmezlikten gelerek hala daha dünyaya hakim olanların reçetelerini inceleyerek, bunları tatbik çabalarıyla vakit kaybedilmemelidir. Türkiye’nin ele alacağı ilk mesele devletin ve siyasal sistemin yapısı ve yönetimi ile ilgili sorunlar ve bunların çözüm yolları üzerinde olmalıdır. Bu temel soruna yaklaşırken de öncelikle dış etkenlere ve ondan sonra da iç bünyemizin durumuna bakmak zorundayız. Dış etkenlere göre yönetimde düzenlemeler yapmak gelişmekte olan ülkeler için de çok önemlidir. Emperyalist ülkeler dünya hakimiyeti için yeni yapılanmalara giderken bunlara karşı tedbir düşünmemek, baştan teslim olmak demek olur. Bu gün bir başka ülkenin kaynaklarını kullanmak istemeyen hiçbir devlet yoktur. Hele bu ülke Türkiye olunca iştahı kabaranların sayısı oldukça yüksek olmaktadır. Ana caddelerinde barış, kardeşlik, sevgi gibi insanları müspet yönde etkileyen kavramlara dayalı şarkılar söylenirken, kapalı kapılar ardında neler planlanmakta ve uygulanmaktadır bunu bilmek ya da tahmin etmek zorundayız. Bu gün dünyanın büyük maşaları insanlarımızı avlamada en olmadık yollara başvurabilmektedirler. Mesela gerçek demokrasiye kavuşmak için “aklın özgürleşmesi” gerektiği ve “ulus-devlet” anlayışının terk edilmesi gerektiği ciddi ciddi anlatılmakta ve bu oltalara maalesef bazı aydınlarımız da takılabilmektedir. Ne demek aklın özgürleşmesi? Allah, din, devlet, bayrak ve benzeri değerlerden kurtulmak mı demektir aklın özgürlüğü? Ön yargılardan kurtulmak ayrıdır, insanı insan yapan değerleri bırakmak ayrıdır. Manevi ve milli değerler bir ön yargı ve esaret zinciri olarak kabul edilirse böyle toplum, “beni Allah görevlendirdi” bile diyebilen liderlerin hüküm sürdüğü demokratik ve emperyalist ülkelerin ilk yutacağı toplum olmaz mı? Evet bu emperyalist öncüler istemektedirler ki biz aklımızı bütün değerlerden arındıralım ki bizi çok iyi avlayabilsinler. Evet önce emperyalistlerin bizden nasıl bir demokrasiyi ne için istediklerine bakacağız ve ona göre de demokrasimizi yeniden yapılandıracağız. Sonra da ülkemizdeki mevcut demokratik düzenin durumunu ve devletin idare şeklini ele alacağız. Cumhuriyet tarihine şöyle genel olarak baktığımızda dış etkenlere ve iç bünyeye göre düzenlemelere gidilmediğini rahatlıkla görebiliriz. Hatta cumhuriyet tarihimiz bu açıdan birden çok ders alacağımız olaylarla doludur. 1923 ve sonrasında demokrasi için demokrasi dışı metotları ve bu metotlarla birlikte çok büyük hamleleri ve devrimleri, Atatürk’ün ölümünden sonra genel bir durgunluğu ve bununla birlikte devletin halk üzerindeki büyük baskısını, 1950 de ise çok partili hayatla Demokrat partinin CHP iktidarına karşı halkla bütünleşerek tek başına iktidarını görmekteyiz. Demokrat Partinin 10 yıllık iktidarından sonra 27 Mayıs 1960 ihtilalini, ardından 12 Mart 1970 muhtırasını, sonra 12 Eylül ihtilalini ve arkasından da o günkü mevcut hükümeti değiştiren 28 Şubat tedbirlerini görmekteyiz. 1950 den sonra hemen hemen 10 yılda bir sistem tıkanmakta, Türk Silahlı Kuvvetleri direkt veya endirekt yönetime müdahale etmekte ve iktidarlar değiştirilmektedir. 1950 den sonra halkımız mevcut bir iktidardan uzun süre memnun kalmamış, sürekli arayışlar içinde yeni bir umut yakalamak için oylarını kullanmıştır. Özetle halkımız mevcut durumdan hiçbir dönem memnun kalmamıştır. Bu gün de halkın büyük bir bölümü mevcut durumdan memnun değildir. Bu günkü iktidar değiştiğinde veya değiştirildiğinde yerine geçecek iktidardan halkımızın memnun kalacağını söylemek çok zordur. Cumhuriyet tarihimizdeki bu ana tablolar ve halkın genelde yönetenlerden memnun olmayışını nedeni nedir? sorusunu sormalı ve ana meseleyi yakalayabilmeliyiz. Halkın nice problemlerini çözmeyen bir temel problemi görmek durumundayız. Bu temel problem ise mevcut sistemdir. Mevcut sistem artık yenileşmek zorundadır. Köklü değişikliklere tabi kılınmak zorundadır. Siyasi otorite için, devlet otoritesi için yeni bir sistem ve idare şekli oluşmak zorundadır. Türkiye, uzun bir süre sistemin aksaklıklarının tek başına gelen iktidarlar tarafından çözebileceğine inanarak kendini aldatmıştır. Çünkü, tek başına iktidarların sağladığı tek istikrar, belli sermaye çevreleri ile her iktidar döneminde talepler sıralaması yapanların işlerinin daha çabuk yapılması olmuştur. Daha doğrusu bu çevrelerin istikrar anlayışları bu noktada gelişmiştir. Halk, bu güne kadar tek başına büyük çoğunlukla iktidara getirdiği siyasi partilere, yeni oluşumlara ve yani hareketlere veya alternatif siyasi hareketlere “bir umut” diyerek sarılmış ama bir müddet sonra hayal kırıklığına uğramıştır. Bu gün halk yeni bir yutturmaya kanacak durumdan da çıkmıştır. Kararsız ve umutsuzların sayısı giderek artmaktadır. Tepkisiz ve giderek uyuşan bir topluma doğru gidilmektedir. Basın ve televizyon kuruluşları ve bunun yanı sıra Türkiye üzerinde emeller besleyen dış merkezler halkı istediği şekilde yönlendirmede çok büyük bir güce sahip olmaya doğru gitmektedirler. Belirsizlik, umutsuzluk halkın bir bölümünü de şekle önem vermeye ve her türlü propagandalara açık hale getirmektedir. Her toplum için gerekli olan milli ve manevi değerler, güç ve kuvvet veren, ileriye götüren değerler olmaktan çıkarılmaya çalışılmakta, bu da bir ayrı çöküntünün göstergesi olarak karşımızda durmaktadır. Fakirlik, fukaralık, işsizlik, gelir dağılımındaki büyük farklılıklar, adaletsizlikler, yolsuzluklar, beceriksizler gün geçtikçe artmakta, bölücülük ve benzeri toplumsal nifaklar söndürülememektedir. Bütün bu ve benzeri sorunların çözümü, önce çözümlere açık olacak bir sistemi kurmakla mümkün olabilir. Çünkü bu günkü sistem çatırdamakta ve çökmeye doğru gitmektedir. Çatırdayan sistemler sorunları çözmek yerine, sorunları büyütür, yeni sorunlar doğurur ve neticede bir anda çöküverir. Onun içindir ki sistem çökmeden sistemi yenileştirmek gerekmektedir. Hem de çok çabuk ve çok hızlı bir şekilde. Bozulan sistemlerin üzerine oturanlar ne niyetle olurlarsa olsunlar sistemi düzenlemeden başarılı olamazlar. Çünkü kısa bir süre sonra sistem, kendini yönetmeye çalışanları kendi anaforlarının içine çekmektedir. Bozuk bir makinenin makinisti ne kadar usta olursa olsun, o makineyi istenildiği şekilde çalıştıramaz. Önce tamir veya yeni bir makine gerekmektedir. Şimdi ülkemizdeki siyasal gücün oluşumuna, devlet yapımıza ve demokrasi anlayışımıza ve bu anlayışla kat edebildiğimiz mesafeye; yönetim makinelerimize ana hatlarıyla bakmaya çalışalım. SİYASİ YÖNETİM:TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ Türkiye Büyük Millet Meclisi, Anayasayı ve anayasaya uygun kanunları çıkaran yani yasama görevini yapan ve bununla birlikte ülkeyi en üst seviyede yönetecek hükümetin oluştuğu en üst kurumumuzdur. Türkiye Büyük Millet Meclisi bunun yanı sıra Cumhurbaşkanını seçmektedir. Ayrıca denetim görevi de yapmaktadır. Türkiye Büyük Millet Meclisi üyelerinin;milletvekillerinin belirlenmesi seçimle olmaktadır. Milletvekillerinin seçimi nasıl yapılmaktadır.? Her siyasi parti milletvekili adaylarını belirlemekte, bu belirlenen adaylar halkın huzuruna çıkıp kendilerine oy istemekte ve kazananlar Türkiye Büyük Millet Meclisinin üyesi olmaktadır. Siyasi Partilerin gösterdiği adayların yanı sıra bağımsız olarak aday olanlar da seçilebilmektedir. Siyasi Partiler nasıl oluşmaktadır? Belli sayıdaki her vatandaş partisinin adını, amblemini, programını, tüzüğünü belirleyip İçişleri Bakanlığına müracaat ettiğinde partisini kurabilmektedir. Kurucularda aranan vasıflar savcılıktan alacakları sabıkasızlık belgesi, ve 21 yaşın üzerinde olunmasından öteye ciddi bir kriter yoktur. Seçimlerle ve siyasi partilerle ilgili olarak Anayasamızda yer alan maddeler ise şöyledir: Seçme, seçilme ve siyasi faaliyette bulunma hakları:Madde 67: “vatandaşlar, kanunda gösterilen şartlara uygun olarak, seçme, seçilme ve bağımsız olarak veya bir siyasi parti içinde siyasi faaliyette bulunma ve halkoylamasına katılma hakkına sahiptir. Seçimler ve halk oylaması serbest, eşit, gizli, tek dereceli, genel oy, açık sayım ve döküm esaslarına göre yargı yönetim ve denetimi altında yapılır. Ancak, yurt dışında bulunan Türk vatandaşlarının oy hakkını kullanabilmeleri amacıyla kanun, uygulanabilir tedbirleri belirler. Onsekiz yaşını dolduran her Türk vatandaşı seçme ve halkoylamasına katılma haklarına sahiptir. Bu hakların kullanılması kanunla düzenlenir. Silah altında bulunan er ve erbaşlar ile askeri öğrenciler, taksirli suçlardan hüküm giyenler hariç ceza ve infaz kurumlarında bulunan hükümlüler oy kullanamazlar. Ceza infaz kurumları ve tutukevlerinde oy kullanılması ve oyların sayım ve dökümünde seçim emniyeti açısından alınması gerekli tedbirler Yüksek Seçim Kurulu tarafından tespit edilir ve görevli hakimin yerinde yönetim ve denetimi altında yapılır. Seçim kanunları, temsilde adalet ve yönetimde istikrar ilkelerini bağdaştıracak biçimde düzenlenir. Seçim kanunlarında yapılan değişiklikler, yürürlüğe girdiği tarihten itibaren bir yıl içinde yapılacak seçimlerde uygulanmaz. * Siyasi partilerle ilgili hükümler: Parti kurma, partilere girme ve partilerden ayrılma: Madde 68: “ Vatandaşlar, siyasi parti kurma ve usulüne göre partilere girme ve partilerden ayrılma hakkına sahiptir. Parti üyesi olabilmek için onsekiz yaşını doldurmuş olmak gerekir. Siyasi partiler, demokratik hayatın vazgeçilmez unsurlarıdır. Siyasi partiler, önceden izin almadan kurulurlar ve Anayasa ve kanun hükümleri içinde faaliyetlerini sürdürürler. Siyasi partilerin tüzük ve programları ile eylemleri Devletin bağımsızlığına, ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, insan haklarına, eşitlik ve hukuk devleti ilkelerine, millet egemenliğine, demokratik ve laik Cumhuriyet ilkelerine aykırı olamaz; sınıf ve zümre diktatörlüğünü veya herhangi bir tür diktatörlüğü savunmayı ve yerleştirmeyi amaçlayamaz;suç işlemesini teşvik edemez. Hakimler ve savcılar, Sayıştay dahil yüksek yargı organları mensupları, kamu kurum ve kuruluşlarının memur statüsündeki görevlileri, yaptıkları hizmet bakımından işçi niteliği taşımayan diğer kamu görevlileri, Silahlı Kuvvetler mensupları ile yükseköğretim öncesi öğrencileri siyasi partilere üye olamazlar. Yükseköğretim elemanlarının siyasi partilere üye olmaları ancak kanunla düzenlenebilir. Kanun bu elemanların, siyasi partilerin merkez organları dışında kalan parti görevi almalarına cevaz veremez ve parti üyesi yükseköğretim elemanlarının yükseköğretim kurumlarında uyacakları esasları belirler. Yükseköğretim öğrencilerinin siyasi partilere üye olabilmelerine ilişkin esaslar kanunla düzenlenir. Siyasi partilere, Devlet, yeterli düzeyde ve hakça mali yardım yapar. Partilere yapılacak yardımın, alacakları üye aidatının ve bağışların tabi olduğu esasları kanunla düzenlenir. Siyasi partilerin uyacakları esaslar: Madde 69: “ Siyasi partilerin faaliyetleri, parti içi düzenlemeleri ve çalışmaları demokrasi ilkelerine uygun olur. Bu ilkelerin uygulanması kanunla düzenlenir. Siyasi partiler, ticari faaliyetlere girişemezler. Siyasi partilerin gelir ve giderlerinin amaçlarına uygun olması gereklidir. Bu kuralın uygulanması kanunla düzenlenir. Anayasa mahkemesince siyasi partilerin mal edinimleri ile gelir ve giderlerinin kanuna uygunluğunun tespiti, bu hususun denetim yöntemleri ve aykırılık halinde uygulanacak yaptırımlar kanunda gösterilir. Anayasa Mahkemesi, bu denetim görevini yerine getirirken Sayıştaydan yardım sağlar. Anayasa Mahkemesinin bu denetim sonunda vereceği kararlar kesindir. Siyasi partilerin kapatılması, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının açacağı dava üzerine Anayasa Mahkemesince kesin olarak karara bağlanır. Bir siyasi partinin tüzüğü ve programının 68 inci maddenin dördüncü fıkrası hükümlerine aykırı bulunması halinde temelli kapatma kararı verilir. Bir siyasi partinin 68 inci maddenin dördüncü fıkrası hükümlerine aykırı eylemlerinden ötürü temelli kapatılmasına, ancak, onun bu nitelikteki fiillerinin işlendiği bir odak haline geldiğinin Anayasa Mahkemesince tespit edilmesi halinde karar verilir. Bir siyasi parti, bu nitelikteki fiiller o partinin üyelerince yoğun bir şekilde işlendiği ve bu durum o partinin büyük kongre veya genel başkan veya merkez karar veya yönetim organları veya Türkiye Büyük Millet Meclisindeki grup genel kurulu veya grup yönetim kurulunca zımnen veya açıkça benimsendiği yahut bu fiiller doğrudan doğruya anılan parti organlarınca kararlılık içinde işlendiği takdirde, söz konusu fiillerin odağı haline gelmiş sayılır. Anayasa Mahkemesi, yukarıdaki fıkralara göre temelli kapatma yerine, dava konusu fiillerin ağırlığına göre ilgili siyasi partinin Devlet yardımından kısmen veya tamamen yoksun bırakılmasına karar verebilir. Temelli kapatılan bir parti bir başka ad altında kurulamaz. Bir siyasi partinin temelli kapatılmasına beyan veya faaliyetleriyle sebep olan kurucuları dahil üyeleri, Anayasa Mahkemesinin temelli kapatmaya ilişkin kesin kararının Resmi Gazetede gerekçeli olarak yayımlanmasından başlayarak beş yıl süreyle bir başka partinin kurucusu, üyesi, yöneticisi ve deneticisi olamazlar. Yabancı devletlerden, uluslar arası kuruluşlardan ve Türk uyrukluğunda olmayan gerçek ve tüzelkişilerden maddi yardım alan siyasi partiler temelli kapatılır. Siyasi partilerin kuruluş ve çalışmaları, denetlenmeleri, kapatılmaları ya da Devlet yardımından kısmen veya tamamen yoksun bırakılmaları ile siyasi partilerin ve adayların seçim harcamaları ve usulleri yukarıdaki esaslar çerçevesinde kanunla düzenlenir. * Türkiye Büyük Millet Meclisine üye olarak seçilebilmek için de Anayasada belirtilen maddeler şöyledir: Milletvekili seçilme yeterliliği: Madde 76: “ Yirmibeş yaşını doldurmuş her Türk milletvekili seçilebilir. En az ilkokul mezunu olmayanlar, kısıtlılar, yükümlü olduğu askerlik hizmetini yapmamış olanlar, kamu hizmetinden yasaklılar, taksirli suçlar hariç toplam bir yıl veya daha fazla hapis ile ağır hapis cezasına hüküm giymiş olanlar; zimmet, ihtilas, irtikap, rüşvet, hırsızlık, dolandırıcılık, sahtecilik, inancı kötüye kullanma, dolaylı iflas gibi yüz kızartıcı suçlarla, kaçakçılık, resmi ihale ve alım satımlara fesat karıştırma, Devlet sırlarını açığa vurma, ideolojik ve anarşik eylemlere katılma ve bu gibi eylemleri tahrik ve teşvik suçlarından biriyle hüküm giymiş olanlar, affa uğramış olsalar bile milletvekili seçilemezler. Hakimler ve savcılar, yüksek yargı organları mensupları, yükseköğretim kurumlarındaki öğretim elemanları, Yükseköğretim Kurulu üyeleri, kamu kurum ve kuruluşlarının memur statüsündeki görevlileri ile yaptıkları hizmet bakımından işçi niteliği taşımayan diğer kamu görevlileri ve Silahlı Kuvvetler mensupları, görevlerinden çekilmedikçe, aday olamazlar ve milletvekili seçilemezler.” * Buraya kadar baktığımızda bu sistemin ne kadar güzel ve halkın iradesine dayalı olduğunu, Türkiye Büyük Millet Meclisinin oluşumunun ne kadar demokratik olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Ancak derinlere indiğimiz zaman halkın hür iradesinin öyle Anayasada ve kanunlarda yazılı olduğu gibi seçimlere yansımadığını görürüz. Mevcut sistemin ülke yönetiminde çok yararlı olabilecek insanlardan yeterince faydalanamadığını anlarız. Sistemin ne değerleri kenara ittiğini, hangi toplumsal değerleri aşındırdığını belirleyebiliriz. Siyasi partilerin Türkiye Büyük Meclisi’nin oluşumunda en büyük güce sahip bulunduklarını, halkın ise partileri etkilemede çok kısıtlı olduğunu anlarız. Ve yetmiş milyonluk Türkiye’de, Türkiye Büyük Millet Meclisinin her genel seçimde yaklaşık 10.000 kişinin iradesi paralelinde üyelerine kavuştuğunu tespit ederiz. Bu günkü sistemde bir siyasi partinin genel başkanını ve genel merkez yöneticilerini seçen delege sayısı 1100 ile 1400 arasında değişir. Yine her siyasi partinin il başkanları ile bazı ilçe başkanları ve bazı illerdeki belediye başkanları da siyasi partilerde delege seçiminde, adayların belirlenmesinde, genel başkan ve yardımcılarının seçiminde etkilidirler . Şu anda Türkiye’de hesaplamalar içine alabileceğimiz siyasi parti sayısı 5-6 tanedir. Bu 6 siyasi partinin etkili ve aktif partici sayısı 7.000-7.500 kişidir. Siyasetle iç içe olan iş çevreleri, basın ve televizyon yöneticileri ve sendikalarla, sivil toplum örgütlerinin liderlerini ve bazı yöneticilerini bu sayıya kattıktan sonra inanç önderleri ile aşiret reislerinin sayılarını da ilave ettiğinizde karşınıza çıkacak rakam ortalama 10.000 kişidir. Evet, yaklaşık 10.000 kişinin iradesi ile işleyen bu sistemde ayrıca halkın hür iradesi çeşitli yollarla ve çeşitli kurumlarla büyük ölçüde istenildiği şekilde yönlendirilebilmekte, bunu da bir avuç sermaye sahibi veya bu sermaye sahipleriyle işbirliği yapan siyasi partiler gerçekleştirebilmektedirler. On bin sayısını bulmayan partililer ve bunların seçtiği Parti genel merkez yöneticileri... medya sahipleri... birkaç sermayedar... 40 milyon civarındaki seçmeni kendilerinin hazırladığı birkaç alternatife mecbur bırakabilmektedir. Yani seçmen önüne konanlar arasında bir seçim yapmaktadır. Özetle ne taraftan ele alırsanız alın mevcut sistem, seçimde adaleti sağlamaktan oldukça uzaktır. Bu güne kadar bizim yaptığımız demokrasicilik oyunundan başka bir şey değildir. Türkiye belki, ilk dönemler böyle bir tabloyu kaldırmaya mecburdu diyebiliriz. Ama Türkiye bu gün böyle bir sistemi kabul edecek durumda değildir. Üstelik bu sistem ehil olmayanların da tercih edilmesine sebebiyet vermektedir. Mevcut sistemimiz siyasi partilerin ve belli güç merkezlerinin hakimiyetinde liyakatli adaylar çıkarmış olsaydı belki uzun bir süre bu tabloya tepki olmayabilirdi. Ama hem sistem yanlış, hem de ürünü kötü olunca durum artık dayanılmaz demektir. Seçimde liyakat, seçim kadar önemlidir. Çünkü yönetimde liyakat birinci şarttır. Bu konuda önce meseleye şu açıdan bakmalıyız.Önemli olan Türkiye Büyük Millet Meclisine seçilecek olanların, yasama yürütme ve denetim görevini yapabilecek vasıfta olmaları mıdır? Yoksa önemli olan bu büyük yetkiye sahip olanların, vasıfları ne olursa olsun sadece seçimle gelmiş olmaları mıdır? Bir önemli göreve getirilen kişinin tek bir otorite tarafından seçilmiş olması ile daha geniş ve çok açık bir şekilde seçilmiş olması arasında elbette ki büyük bir fark vardır ve teoride en iyi olanı ise, tek bir otorite yerine açık olan seçimdir. Ama önemli olan işi ehline vermekse, o işi en iyi yapacak olanı seçmekse o zaman teoride güzel olan yolu gerçekler göre uyarlamak gerekmektedir. Halka saygıyı ve demokrasiye bağlılığı göstermek bahanesiyle bir ilkokul mezununu bakan yapmak demek, halka asıl saygının halka en iyi hizmet vermek olduğunu unutmak demektir. Tahsilini zamanında yeterince yapamamış birinin sahasında uzman olması, kendini sonradan çok iyi yetiştirmesi gibi vasıflar taşıması halinde söylenecek söz olmaz ama kabinelerimize baktığımızda bırakınız tahsili neler görürüz neler. Demokrasi, layık olsun olmasın herkesi her makama getirmek demek midir? Eğer demokrasi buysa, böyle bir demokrasi bir ülkenin elektrik santrallerini bombalamaktan farksızdır. Türkiye Büyük Millet Meclisinde görev yapacak olanların hem vasıflı olmaları ve hem de seçilerek bu en üst kuruma gelmeleri lazımdır. Ancak ne var ki bu gün ülkemizde var olan Seçim yasası ve Siyasi Partiler yasası vasıflı eleman esasını dikkate aldırabilecek bir özellikte de değildir. Bu noktada tartışacağımız asıl konu, milletvekili adaylarını siyasi partilerin genel başkanları seçmemelidir, adaylar ön seçimle belirlenmelidir meselesi değildir. Çünkü her lider otoritesini artırmanın yollarını arar. Bir parti genel başkanından meleklerdeki özellikleri ya da Hazreti Ömer adaletini beklemek gerçekçi olmaz. Önemli olan liderlerin önüne konan ve liderlerin önüne koydukları sistemdir. Seçim olmalıdır ama bu seçim “işin ehli” olmayanların seçimini kolaylaştırmamalıdır. Bilakis zorlaştırmalıdır. İlk mesele bu zorlaştırmayı meydana getirecek ilkeleri yerleştirmektir. Bundan sonra detaylara inilmelidir. Siyasi partilerin oluşumunda ise hiçbir ciddi ve uygun prensiplerin olmadığını görmekteyiz. Sabıkalıların bile parti yöneticisi olabildiği bir sistem mevcut bulunmaktadır. Genel merkez ile parti teşkilat ve üyeleri arasında birbirini tamamlayan bir yapı mevcuttur. Parti genel merkezleri istediği il teşkilatını istediği şekilde oluşturabilmekte, bu teşkilatlarda seçtikleri delegeler vasıtasıyla genel merkezlerini oluşturmaktadırlar. Kısaca siyasi partilerde “ben seni, sen beni” prensibi hakimdir “ ‘Son yıllarda siyasal sistemin tıkanması sonucuna giden gelişmelerin temelinde, iktidar partililerin, halkın siyasal sisteme değişik noktalardan ilettiği beklenti ve talepleri gerçekleştirerek sonuçlandırma işlemlerini yerine getirmemeleri vardır... Beklentilerin yerine getirilmemesinin sistemdeki yapısal sonuçlarından ve parti içi demokrasinin işleyememesinden kaynaklanmaktadır... Parti içi demokrasinin işlememesi demokrasinin uzun dönem varlığını tehdit eden sonuçlar doğurmaktadır.’-Boğaziçi Üniversitesi Uluslar arası İlişkiler ve Siyaset Bilimi öğretim üyesi Doç. Dr. Ali Çarkoğlu- Parti örgütlerinde çalışan üyeler konusunda yaptığımız saha araştırmaları sonuçları şöyledir: Ağırlıklı olarak ticaretle uğraşan, gerek yaşça ve gerekse ekonomik düzet olarak ülke ortalamasının oldukça üstünde erkeklerden bir parti yapısıyla karşılaşıldı... Türkiye’de parti örgütlerinde çalışanların gezici olamadığı, uzun süre partilerde çalıştıkları ve partilerinden istikbal beklentisi içinde oldukları görüldü... Parti örgütlerinde çalışan üyelerin %20-25’ni herhangi bir yerden kazancı olmayan kişilerden oluşmaktadır.’-TESEV yönetim kurulu üyesi Tarhan Erdem-“ (06.06.1999-Hürses Gazetesi-Haber) Bu gün mevcut siyasi partilerin hepsi mevcut sistem sebebiyle halktan büyük ölçüde kopmuş bir vaziyette çok dar bir çerçevede işlemektedir. Çünkü kanunen geçerliliği tartışılmayan üye sayıları çok azdır. Siyasi partilerin halkın tümüne yönelik tek yönü, halka yönelik propagandalarıdır. Yine Türkiye’de üyeleri çok az olan siyasi partilerin sayıları çok fazladır. Bu durumu sadece demokratik düzenin bir neticesi olarak görmek doğru değildir. Bu durum siyaset yapmak isteyenlerin, siyaset yapmadaki amaçlarının en önemlisinin “hükmetme” ya da “egoizm” olduğunu göstermektedir. Halbuki siyasette ilk amaç halka hizmet etmek olmalıdır. Çok sayıda siyasi partinin kurulması sadece büyük partilerin yönetimindeki eksikliklerine ya da ayrı parti kuranların yanlışlıklarına da bağlanamaz. Mesele bu belirlemelerden daha geniş ve daha farklı sebeplere bağlıdır. Siyasi partilerin yeniden düzenlenmesi Türkiye’de demokratik tıkanmaların çoğunu açacaktır. Şimdi bazı yazar ve düşünürlerin siyasi partilerimiz için düşündüklerine bir bakalım. 29.09.1998-Sabah Gazetesi-Güngör Mengi: “Hemen tüm partiler yenildikçe koltuğuna daha çok yapışan liderlerin egemenliğinde. Bu liderler sadece demokrasi suçu işlemiyor, çevrelerinde suç örgütlerinin oluşmasına da sebep oluyor... “Yenilen gider” ilkesine riayetsizlik kural haline geldiği için en kötü krallıklardan bile daha beter bir düzende yaşıyoruz. ...Bizim başbakanlar sandıktan değil, hiçbir ahlaki kurala kendini bağlı saymayan pazarlıklar ürünü olarak çıkıyor. Gelenlerde, borçlu oldukları grupların pisliklerini örtmek zorunda kalıyor. ... demokrasi halkı kötüler arasında bir tercihe mahkum etmez.” 23.01.1999-Milliyet Gazetesi-Hasan Cemal: “Batı demokrasilerinde seçim başarısızlığı, liderlerin istifasını kendiliğinden getirir. Biz de öyle değil. Liderler bir kere koltuklarına oturdular mı, bir daha hiç kımıldamıyorlar. İki istisnası var: Emri Hak vaki olması...ya da askeri darbe...Yakın siyasi tarihimizi şöyle bir hatırlayalım. Parti içi mekanizmalarla, kongre veya kurultaylarla yapılan genel başkan değişikliği çok enderdir. Yeni liderler daha çok darbelerin arkasından siyaset sahnesine çıkmıştır. İşte bazı örnekleri: 27 Mayıs’la Demirel... 12 Mart’ta Ecevit... 12 Eylül’le Özal... Siyaset hakikaten hastalıklı. Sağlığına kavuşması için reform şart. Bu açıdan öncelikli olanların başında partiler geliyor.” 30.09.1998-Türkiye Gazetesi- Sabahattin Önkibar: “Batıda seçimi kaybeden liderler genel başkanlığı bırakmak bir yana bazıları politikadan bile çekiliyor. İngiltere’de Edwar Head, Margaret Teacher, John Major;Almanya’da Helmut Scmidt, Oscar Lafontaine ve son olarak Kohl; İspanya’da Filipe Gonzales; Fransa’da Alain Juppe;.. Dün Güngör Mengi’nin yazdığı gibi demokrasi su gibidir.Kullanmasını bilenlere bereket, bilmeyenlere ise sel felaketini getiriyor. ...Türkiye’de sadece liderler değil, genelde bütün politikacılar siyasi hayatlarını ölümle noktalamak istiyor.” 31.03.1998-Cumhuriyet Gazetesi- Şükran Soner: “Son yıllarda kaç siyasi parti ya da kaç sendika, demokratik örgüt içinde, şekil olarak eski yönetimlerin, başkanlıkların onaylanması niteliğindekiler dışında gerçek anlamda bir genel kurultay yaşadık?” 14.8.1998-Cumhuriyet Gazetesi- Celal Ertuğ:” Siyasi partiler “ beni seçeni, ben seçerim” zinciriyle kurulmuştur. Çıkarcılık, kulisçilik, lobicilik, entrika, komitecilik iç içe girmiş, tüm ipler lidere bağlanmıştır. Parlamentolar, parlamenterlerin değil, partililerin; partiler de liderlerin avuçlarının içindedir.” 25.09.2006-Hürriyet Gazetesi-M.Y.Yılmaz:” Parti üyelerinin, parti politikalarının oluşturulmasındaki rolleri neredeyse yok denecek kadar az. Milletvekili adaylarının belirlenmesinde ise hiçbir rolleri yok. Parti üyeleri, sadece ilçe teşkilatı seçimlerinde hatırlanan “askerler” olarak görülüyor.Kongreler yapılıp, delegeler seçildikten sonra parti ile parti üyeleri arasındaki ilişki tamamen kopuyor. Siyaset “genel başkanın iki dudağın arasına “indirgeniyor. Böylece karşımıza koltuğa bir yapıştı mı bırakmayan genel başkanlar, genel başkan korkusuyla mecliste parmak kaldıran milletvekilleri çıkıyor.” 20.12.1998-Sabah Gazetesi-Güngör Mengi: “ Ortadoğu diktatörleriyle Türkiye’ye özgü Ortadoğu demokrasisi arasındaki en önemli fark ne biliyor musunuz? Oralarda bir Saddam var, bizde her partinin başında bir Saddam...Saddam’lardan Saddam beğen” 27.09.1998-Cumhuriyet Gazetesi-Ahmet Taner Kışlalı: “ Parti kurmak için de para gerekli, gazete ya da TV kurmak için de... Seçim kazanmak için de para gerekli, basını satın almak için de... ...Demokrasi ise demokratik olmayan partilerle yürümeyecek kadar duyarlı bir yönetim biçimidir.” 18.03.1998-Yeni Şafak Gazetesi- Ömer Çelik:” Siyasi partilerimizin birbirinden bu kadar farksız olmasından daha önemli ve öncelikli olan, bütün farksızlıklarına rağmen bu sayıda siyasi partilerin bile, “bihakkın” siyaset yapacak tek parti olacak düzeye erişememeleridir. Eğer Türkiye’de “siyasi parti” kavramını bütün boyutlarıyla içeren bir siyasi örgütlenme bile olsaydı “ara rejim”den bahsetmenin imkanı olmazdı.” 15.03.1998-Cumhuriyet Gazetesi-Numan Esin(Söyleşi): “ Türkiye’de siyasi partiler yasası, idealist; fikri, inancı, düşüncesi olan insanların hizmet vermesine maalesef elverişli değil. Bir lider kadrosu oluşmuş;siyasi partiler o lider kadrosunun diktası altında. Yani siyasi partiler içinde demokrasi yok. Lider ne derse o oluyor... Özetlemek gerekirse, siyasi partilerin içinde demokrasi olmadığı için idealist, ülkeye hizmet etmek isteyen insanlar bir çıkmazın içindedir. Siyasi partiler, biraz da çıkar gruplarının amaçlarına göre şekilleniyorlar, yönetiliyorlar.” 09.08.1998-Radikal gazetesi-Rıdvan Budak:”... sistemde köklü değişiklikler gerçekleştirilmeden yapılacak seçimlerin bu durumu tersine çevirebilmesi mümkün değildir.” 24.12.1998-Türkiye Gazetesi-Köşe yazısı: “ Demokrasinin yozlaşmasının temel sebebi partiler ve seçim kanunları... Çünkü kendilerini bilen kişiler bu sistemde bu sultaya boyun eğmek istemiyorlar, siyasete atılmıyorlar. Onların yerine ehil olmayan kişiler aday ve milletvekili oluyor. Bu kişiler siyasete açıkçası, ülkeye hizmet için değil maaşlarından çok daha fazlasını iş takibi vs. gibi uğraşlardan kazanmak maksadı ile giriyorlar. Verimleri de tabiatıyla düşük oluyor. Bakanlıkların da, bu sistem arası, uzmanlık ve ehliyete göre değil parti içi hesaplara ve dengelere göre dağılması da demokrasinin yozlaşmasının ve işlerin yürütülmemesinin başlıca sebebi. Makam odaları seçmenler ve iş takipçileri ile dolup taşan bakanlar, ehil olsalar bile ne derece çalışma yapabiliyorlar...” 11.12.1989-Cumhuriyet Gazetesi-Ahmet Taner Kışlalı: “...Sistemin kusurları çok açık. Partilerin yapısı demokratik değil. Toplumdaki eğilimleri iktidara yansıtması gereken seçim sistemi yanlış yönetenlerin denetimini düzenleyen kurallar, toplumsal gerçeklere uymuyor... Siyasal yaşamda yozlaşma var... Öyleyse önce sistemdeki bozuklukları düzeltmek gerekir.” 5.11.1999-Zaman Gazetesi- Ali Ünal: “... Fakat ülkemizde bu çok tabii görev ayırımının yerleşmemiş ve ordunun hala sivil iktidar üzerinde, hem de demokrasi adına bir baskı ve yönlendirme unsuru olarak görülmesinin iki sebebi vardır. Ülkemizde demokrasi, her şeyden önce, faziletli ve makam mevkii sadece ülkeye hizmet yeri olarak gören insanların rejimidir, öyle olmalıdır. Fakat ne yazık ki, ülkemizde liberal ve kapitalist ekonomi anlayışı eğitimsiz ve kültürsüz bir zengin sınıfı ortaya çıkarmış olup, siyasi partilere hükmeden de daha çok bu sınıftır. Dolayısıyla partiler yoluyla iktidara yürüyen ve yönetimde önemli makamlar işgal edenlerin çoğu, o makamın ehli olmadıkları gibi, o makam ve mevkii de, ne olursa olsun kazanç kapısı görmektedirler. Bu şekilde partilerde toplanan kalitesiz insanların üzerinde bir lider sultası da kaçınılmaz olmaktadır. Seçim sebebiyle bir yandan seçmene, bir yandan lidere bağlı olma, bir yandan da daha lüks ve gösterişli bir hayat kazanma hırsı, her türlü yolsuzluğa kapı açmakta ve sivil siyaseti her türlü faziletten ve değerden mahrum bırakmaktadır. İkinci olarak, ülkemizde siyasi rekabet, ülkeye daha çok hizmet için hayırda yarışma olarak değil, tamamen nefsanilik ve benlik üzerinde dönmektedir... Üçüncü olarak sivil iktidarlar, anayasanın kendilerine tanıdığı yetkileri kullanamamaktadırlar.” 02.11.2000-Milliyet Gazetesi-Doğan Heper: “ Türkiye’de lider sultasından, parti içi demokrasi yokluğundan şikayet etmeyen yok. Peki nedir, nereden çıkmıştır bu ‘lider sultası’ ve ondan kurtulmak nasıl mümkün olur? ...Gelinen noktada liderin fikri partinin fikri ile eşit anlam kazandı.’Her şeyi ben bilirim’ fikrinden hareketle liderler tek adam oldu. Parti içi rekabet ve demokrasi kayboldu. Ölmek var, gitmek yok. ...Öyleyse öncelikle siyasi partilerin yapılarının değişmesi gerekiyor.” 31.10.2000-Akit Gazetesi-Mehmet Emin Kazancı: “ Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer, demokratikleşme önündeki en ciddi engelin siyasi partiler yasası olduğunu belirtiyor ve iddiasını da sadece tek bir cümleyle örnekliyor: ‘Milletvekillerini halk seçmiyor, liderler seçiyor’ ...Evet cumhurbaşkanı haklı. Partiler mutlaka demokratikleştirilmelidir. Siyasi Partiler yasası değiştirilmelidir. Liderler sultası mutlaka son bulmalıdır. Siyaset mutlaka halka inmelidir. Çözüm ancak budur.” 31.10.2000-Gözcü Gazetesi-Kurtul Altuğ: “Partilerde lider hakimiyeti var. Milletvekillerini biz mi seçiyoruz? Liderler yazıyor biz onaylıyoruz. Eğer gerçek demokrasi istiyorsak siyasi partiler yasası değişmeli.” 13.05.2000-Zaman Gazetesi-Ahmet Turan Alkan:”Liderlerin partiler üzerindeki vesayet ve mülkiyet hakları tartışılamıyor bile;partiyi otuz yıl içinde üç defa kapattırmış ve hatta dördüncüsü gündemine geliyor; başarısızlık kavramı lider için geçerli değil; o masum, mesuliyetsiz ve her zaman yetkili. Feodal müessese bu değilse nedir peki?” Yukarıda basında çıkan sadece birkaç makaleye yer verdik. (Bu makaleler ile ilerideki sayfalarda yer alan makaleler, Türkiye Büyük Millet Meclisi Kütüphane ve Dokümantasyon müdürlüğünden alınan 1997-2006 tarihleri arasındaki 8565 sayfalık makale, demeç ve söyleşilerden seçilmiştir. Diğer yazar ve araştırmacıların da çok değerli görüşlerinin bu kitapta yer almamasının nedeni, sadece bu 8565 sayfalı dokümanlarda görülememiş olmasındandır.) Bu görüşler de bize göstermektedir ki asıl problem belirlenmiştir ve bu gün siyasi partilerimiz, çok geniş ve derin bir tenkit ve kötülemelerle muhatap durumdadırlar. Çünkü sistem yetersizdir ve bozuktur.Bu durumu göz ardı ederek çözüm yolu bulmak mümkün değildir. Güçlü ve oturmuş bir demokrasi için önce ele almamız gereken kurumların başında siyasi partiler gelmektedir. Mevcut sistem iyiyi de kötü yapabilmekte, ayrıca halkın çabuk uyandırılmasını önleyen ve üstelik halkı derecesi ne olursa olsun kendine benzetmeyi başarabilmektedir.Çünkü sistemin, siyasi otoriteye devleti büyük ölçüde kullanma imkanı tanıması, siyasilerde “hükmetme ve imkan sağlama” duygularını büyük ölçüde öne çıkarmaktadır. Siyasilerin bu gün yaptıkları ve onlardan istenenler daha çok iltimas, imkan gibi konuları içermektedir. “Oğlum üniversite imtihanına girecek kazanması için yardımınızı istiyorum” diye hiçbir seçmen milletvekiline gitmezken, devlet kapısında veya başka bir kurumda iş, ihale, ruhsat ve benzeri her türlü konu için devlet imkanı ve otoritesinin kullanılması istenmektedir. İstenmektedir çünkü, isteyenlere yapıldığını görmektedir. Sistemin nasıl işlediğini görmektedir, duymaktadır. Yasama, yürütme ve denetim görevi ile yükümlü olan milletvekilleri bir taraftan seçmenlerinin isteklerini yerine getirmekle uğraşmakta, öte yanda parti yönetimi ile olan ilişkilerini iyi tutmaya çalışmaktadırlar. Çünkü mevcut sistem bunu gerektirmektedir. Siyasi partilerin bu günkü konumundan kurtulması gerektiği meselesi önümüzde dururken bir de siyasi partilere aldıkları oy sayısı ile sahip oldukları milletvekili sayısı oranında devletin hazinesinden yardım yapılmaktadır. Yeni kurulan siyasi partilere ve bütün partilere eşit ve belli miktarda yardım yapılmış olsa belki bu duruma demokrasi geliştirme fonu diye bakmak mümkün olur. Ama çok büyük miktarlarda yapılan hazine yardımı “parti demokrasi”si haline gelen demokrasimizin bozuk işleyişini asla bozmamak anlamını taşımaktan başka bir şey olmamaktadır. Demokrasimizin krallarının başında gelen siyasi partilerimiz, bir de maddi yönden böyle beslenmektedir. Sistemimiz budur. *** Yasama, yürütme ve denetim görevi yapan Türkiye Büyük Millet Meclisinin oluşumunu başka bir açıdan biraz daha irdeleyelim. Meclisin oluşumda en önemli kriter seçim olmaktadır. Yapılan genel seçimlerde halk istediği partiye oy vererek kendini temsilen meclise girecek olanları belirlemektedir. Bu gün ülkemizde 40 milyon civarında seçmen vardır. Seçmenlerin büyük çoğunluğu çalışmakta, işlerini binbir zorluklarla yürütmektedir. Yani seçmen olayları takip etmede, doğruyu ve yanlışı belirlemede çok fazla bir zamana ve imkana sahip değildir. Okuduğu gazete sayısı genelde bir adettir. Hatta gazete okumayanların sayısı çok fazladır. Bu gün bütün gazetelerin günlük satış toplamı 4 milyonu bulmamaktadır. 40 milyonu aşan bir seçmen sayısı dikkate alınırsa gazete okuma imkanın derecesi ortaya çıkar. Bunun yanı sıra gazete okuma meselesinde bir önemli husus da birden çok gazete okuyabilmektir. Çünkü bazen bir veya birkaç gazete okumak bile yanlışları tespit edebilmek bir yana yanlışlara düşmeyi bile getiremeyebilir. Yine seçmenin televizyonları izleme durumu ve derecesi de bellidir ve çok yeterli değildir. Üstelik televizyonların halka gerçekleri anlatmadaki durumları çok yeterli görülmemektedir. Ayrıca bazı kanallar bazı programlarla halkı belli yerlere kanalize etmeyi de hedeflemektedirler. Gazete ve televizyonlar bütün demokratik ülkelerde dördüncü kuvvet olarak demokrasinin bir aracı kabul edilirler. Bu özelliği sebebiyle de medyanın tartışılmadığı bir demokratik ülke yoktur. Ancak ülkemizdeki durum biraz farklıdır ve demokratik sistemimiz medyayı kendi anaforlarına çekmeyi büyük ölçüde başarmıştır. Bazı çevreler basını iş çevrelerinin, kirli paranın, irticanın kendi egemenlikleri için kullandıkları bir araç olarak görürler. Bu görüşler bütün kurumlar için geçerli değildir ama kısmen ve zaman zaman bunun izlerini görmek mümkün olmaktadır. Basınımızdaki asıl problem dördüncü kuvvet olma görevini, iktidar-muhalefet ilişkileri seviyelerine farkında olarak ya da olmayarak indirgeme hatalarına çok fazla düşmelerinden doğmaktadır. Televizyonların ve basının bir çıkmazı da çok izlenme, çok okunma mücadelesi verilirken hem demokratik sistem açısından ve hem de toplumsal değerler açısından ve ayrıca verilmesi gereken haberleri yeterince verememek açısından sıkıntıya düşmeleridir. Medyanın ve siyasetçinin topluma yönelik faaliyette bulunmaları, topluma hitap etmeleri zaman zaman bir müşterekliği, zaman zaman ise bir çatışmayı kendiliğinden getirmektedir. Bu çatışma ya da müştereklik görüntüsü ister istemez belli tenkitleri haklı kılmaktadır. Yine medya siyaset ilişkilerindeki bir çıkmaz da basın ve televizyonlarda görevli olanların patronlarının istekleri paralelinde hareket etmeme imkanlarının bulunmamasıdır. Bu imkansızlığın en güzel örneklerinden biri, bir gazetede genel yayın yönetmeni değiştiğinde ekip şuuru ile diğer kadroların da değişmekte olduğudur. Bu değişimler, yukarıdan aşağıya talimatların sır çıkmadan yerine getirilmesine bağlanabilir. Gazete ve televizyon patronlarının hangi anlaşmaları yaparak hangi talimatları verdiklerini belgelemek çok zordur. Ama bazı tablolar vardır ki bunu başka türlü anlatmanız mümkün olmaz. Mesela A gazetesi normal dönemlerde tarafsız hareket etme gayreti içindedir. Gerçekten de belli gazeteler tarafsız haber vermek için özel gayret sarf ederler. Bu gayretleri kamuoyunu tatmin eder ya da etmez o ayrı meseledir ama bir iyi niyetin olduğu tartışılmazdır. Ancak bu A gazetesinin seçim döneminde, en uygun zamanda vereceği iki siyasi haber kesin olarak bir siyasi partinin lehine bir kaçının da aleyhine sonuçlar doğurur. Parti gazetelerinin böyle bir şansı ve imkanı yoktur. Belli siyasi partilere veya fikirlere yakın addedilenlerde de böyle bir imkan yoktur. Ama tarafsız bilinen gazetelerde bu imkan vardır. Mesela: 1999 seçimlerinde, daha seçim öncesi yeni çıkmış olan bir kanunla kamuoyu araştırmalarının propaganda dönemlerinde yayımlanması yasaklanmış olmasına rağmen bir büyük ve bağımsız bilinen gazete hem de gerçek olmayan bir kamuoyu araştırmasını yayımladı ve bu yayımdan dolayı bir siyasi parti “zaten barajı aşamıyor, oylarınız boşa gitmesin” propagandasıyla en az %2 oy kaybına uğratıldı. Üstelik bu gazete el altından İstanbul ve İzmit’te esnaflara bedava dağıtıldı. Kamuoyu araştırmasını seçimlerde yayımlamak yasak olduğu halde neden yayınlandı? Cevap basittir. Özetle günümüz gazeteleri ve televizyonlarını, mevcut bozuk sistemimizin çok düzgün bir kurumu olarak kabul etmek zaten mantıken de mümkün değildir. Basına siyasilerin de büyük baskıları olmaktadır. Geçmişte bayiler ve mağazalarla, ayrıca devlet imkanlarıyla halka sarkmaya çalışanlar bu gün medyanın gücü nedeniyle medya vasıtasıyla halkı kendine çekmeye çalışmaktadırlar. Bu durum da, zaman zaman da olsa medyayı, iktidarı denetleyen güç olma yerine iktidarı tayin eden güç durumuna getirmiştir. Siyasetçinin medyayı çok üst seviyede dikkate almaması mümkün değildir. Çünkü bu gün medya çok büyük bir güçtür ve bir siyasiyi isterse “vezir”, isterse de “rezil” eder. “Kitle iletişim araçlarının gücü, beni her zaman sarsmıştır. Toplumları, (neredeyse) istedikleri gibi yönlendirdikleri gibi kafa karıştırabiliyorlar. Amerikalıların “disenformasyon” dedikleri, yanlış bilgilendirme ile öyle ‘işler’ beceriyorlar ki şaşırmamak ve zaman zaman kızgınlıktan çıldırmamak mümkün değil.”23.03.2003-Cumhuriyet Gazetesi-Toktamış Ateş) Pek tabidir ki medyanın eksikliklerini kapatacak olan da iyi işleyen sistemin ürünü olacak olan yöneticiler olacaktır. 40 milyon seçmen, bu günkü durumda gerçekleri öğrenme, araştırma ve inceleme imkanından büyük ölçüde mahrumdur. Seçmen, işte böyle bir mağduriyette büyük ölçüde kendi iradesi dışında vücut bulan siyasi partileri tercih etmekte ve milletvekillerini seçmektedir. Ve en önemlisiyle mevcut ekonomik şartların ağırlığı da bir oy vermenin ne kadar mesuliyet taşıdığını çoğu kez seçmene unutturmaktadır. Yine mezhepçilik ve bölgecilik ve aşiretçilik seçme meselesinde bir ön yargıyı doğurmakta ve bu durum büyük ölçüde devam etmektedir. Din istismarı ise hala daha çoğu seçmenin önünü kapatmaktadır. Bunun içindir ki siyasi partiler seçim zamanlarında hükümet olduklarında yapacaklarını anlatmak yerine öncelikle hedef kitlelerini kaybetmemek ve oy sayılarını artırmak için halkın ön yargılarını okşamayı veya bir kısmını hedef almayı tercih eden yollara başvurmaktadırlar. Çünkü bu ön yargı birikimlerini oy almak için muhafazaya mecburdurlar ve ayrıca istismar yolu kapandığında bütün eksikliklerinin ve yanlışlıklarının ortaya çıkacağını bildikleri için mecburdurlar. Bu gün hangi gelişmiş bir ülke gösterebiliriz ki mezhep ayırımı, bölge ayırımı gibi farklılıklar böyle derinliklerinde yıllarca duruyor olsun. Çünkü bizde tartışmalar sürekli oluşturulan bloklar üzerinde olmaktadır. Türkiye’nin hiçbir seçim döneminde mesela gelir vergisi ve oranı ile ilgili teklifler üzerinde bir ciddi tartışma olmamıştır. Devletin en büyük gelir kaynağı olan ve artık günümüzde uygulatacağınız politika ile kendi müteşebbislerinizi sermayeleri ile birlikte başka ülkelere kaptırmanızda önemli etken olan vergiler üzerinde görüşmek yerine Alevi-Sunni, Laik-antilaik, sağ-sol, Türk-kürt gibi bloklara ayrılmış oy depolarına hitap etmeyi tercih ederseniz sorulmaz mi ki “bu nasıl demokrasi ?” diye. Başörtüsü tartışması, bölücü hareketler nasıl ortadan kaldırılmalıdır tartışmasından daha fazla yapılmıştır. Ve gerekli gereksiz bütün tartışmalar neden? ve Niçin? Sorusuna cevap olabileceklerden çok belli çevrelere hoş görünmeye yönelik olmuştur. Özetle Türk toplumunun önünü kapayan bütün ön yargılar hala daha ortada durmaktadır ve Türk siyasetinin bu günkü yapısı bu ön yargıları yıkmaya müsait değildir. Çünkü bu günkü yapı bilgi, tecrübe, ehliyet, dinamizm yerine sadece “evet efendimciler”i tercih eder hale gelmiştir. Öyle olunca da en kolay yol, düşmanlıklara ve kamplaşmalara dayalı dost kitleleri kucaklamak olmaktadır. Demokrasinin bir ürünü olan siyasiler belli seviyedeki krallıkları yıkmayıp o krallıklardan faydalanarak otorite olmak isteyen bir tablonun içinde yaşamaktadırlar. Bu günkü demokrasi yapımız bir bakıma bir kralın tahtan indirilip çok sayıda tahtlara oturmuş kralların hüküm sürdüğü bir rejim gibidir. Maddi imkanlar tahtına oturan krallar, manevi tahtlara oturan krallar, devlet otoritesini kullanan krallar, etnik ırkçılık tahtına oturan krallar, basını ve televizyonu kullanan krallar, krallar, krallar... Elbette ki demokrasi tek bir kralı aşağıya indirip çok sayıda kralları üreten bir rejim değildir. Kralların mücadeleleri veya ittifaklarıyla yürüyen bir rejim de değildir. Evet seçmen işiyle uğraşırken, hayat kavgasını verirken kendine gelen ilk inandırıcı mesajla siyasi parti tercihini yapmakta ve bu şekilde en üst kurumunu oluşturmaktadır. Siyasi partiler de hem teşkilatlanmasıyla hem de seçim şekliyle tek bir krala hizmet eden bir yapı içinde bulunmaktadırlar. Bu gün bütün siyasi partilerin durumu, yapı ve işleyiş açısından aynıdır ve siyasi partilerimiz, ülkeyi yönetmeye yönelik ciddi bir kadrolaşma, çalışma ve üretmeden uzak sadece belli ölçüler içinde hareket etmektedirler. Belli kalıplara hapis olmuş bir durumdadırlar. Bu durum da sistemin bir gereğidir. Burada meseleyi sadece genel başkanlara bağlamak hiç doğru değildir. Çünkü kim lider olursa olsun birkaç derecelik farktan öteye değişen bir şey olmayacaktır. Siyasi partiler ve siyasi liderler kadrolaşmayı ve istişareyi esas alarak kararlar vermekten, demokratik olmaktan uzaktırlar. Çünkü mevcut yapı ve zihniyet bunu gerektirmektedir. Siyasi parti liderleri isteseler de demokratik bir düzeni sağlayamazlar. Öncelikle çevresindekiler buna izin vermeyecektir. Bu gün onun içindir ki yönetimde olanlara göre her şey güzel ve düzgün, yönetimde olmayanlar için de çoğu şey kötü ve yanlıştır. Çünkü zihniyet ve sistem birbirini tamamlamakta ve birbirini güçlendirmektedir. Sistem idealizmi yok etmeye yönelik çarklarını çevirdikçe zihniyetlerde değişmekte ya da yok olmaktadır. Siyasi partilerin programları bu gün nerdeyse bir birine benzer hale gelmiştir. En önemlisiyle siyasi partilerin programları sadece İçişleri bakanlığına verilirken düşünülmekte ve kaleme alınmaktadır. Her hangi bir siyasi partinin programını bilen partili sayısı yüzde beşi bile bulmaz. Türkiye’de hiçbir seçim döneminde siyasi partiler programları üzerinde ciddi bir tartışmaya girerek halkın karşısına çıkamamışlardır. Çünkü siyasi partilerimiz için program çok önemli görülmemiş sistemin gereği oy almaya yönelik sloganlaşmış konular tercih edilmiştir. Böyle olmamış olsaydı, fakir fukaranın yanında olduğunu iddia eden siyasi partiler büyük şehirlerdeki varoşlarda oylarını muhafazakar siyasi partilere kaptırmamış olurdu. Yine liberal olarak adlandırılan siyasi partiler de köylülerden ve işçilerden oy almamış olurlardı. Siyasi partilerin en önemli eksikliklerinden biri de yetkili kurul ve teşkilat yöneticilerinde aranan vasıflarda liyakat yerine sadakatin öne çıkmasıdır. Hiçbir siyasi lider teorik olarak liyakatli birini kenara itmez. Ama siyasi partilerdeki bu günkü işleyiş şekli, liyakati sadakatin gerisine itmektedir. Üstelik asıl sadakatin parti programına uygun yetişmiş, enerjik genç beyinlerin çalışması olduğu gerçeği unutularak, sadece siyasi liderin dediğine evet diyenler öne çıkmaktadır. Bu durum ise sadece liderlerin her insanda var olan egosuyla ilişkili değildir. Öyle olmuş olsaydı bu gün şu siyasi partide durum böyle değil diyebilirdik. Şimdi de elli yılı aşkın bir süre içinde siyasi partilerin aldıkları oylara, çıkardıkları milletvekillerine bakarak hangi iniş ve çıkışların hangi nedenler dayandıklarını hatırlamaya çalışalım. Aşağıda 1950 sonrası siyasi partilerin almış oldukları oy miktarları ve oranlarıyla milletvekili sayılarını göreceğiz. 1950 genel seçimlerinde partilerin aldıkları oylar ve oranları: Demokrat Parti : 4.241.393 oy, % 52,68 Cumhuriyet Halk Partisi : 3.176.561 oy, %39,45 1 Kasım 1950 itibariyle meclisteki milletvekili sayıları: Demokrat Parti : 396 milletvekili Cumhuriyet Halk Partisi : 68 milletvekili Millet Partisi : 1 milletvekili Bağımsızlar : 7 milletvekili. (13 açık, 2 mükerrer seçilen toplam 487 milletvekili) 1954: Demokrat Parti : 5.151.550 oy, %57,60 Cumhuriyet Halk partisi : 3.161.696 oy, %35,36 Cumhuriyetçi Millet partisi: 434.085 oy, % 4,85 Bağımsızlar : 137.318 oy, % 1,54 Türkiye Komünist Partisi : 57.011 oy, % 0,64 1 Kasım 1954 itibariyle meclisteki milletvekili sayıları: Demokrat Parti : 490 Cumhuriyet Halk Partisi : 30 Cumhuriyetçi Millet Partisi: 5 Bağımsızlar : 10 (6 açık toplam 541 milletvekili) 1957: Demokrat Parti : 4.372.621 oy, %47,88 Cumhuriyet Halk Partisi : 3.753.136 oy, %41,09 Cumhuriyetçi Millet Partisi: 652.064 oy, % 7,14 Hürriyet Parti : 350.597 oy, % 3,84 Bağımsızlar : 4.994 oy, % 0,05 1958 yılı itibariyle meclisteki milletvekili sayıları: Demokrat Parti : 419 Cumhuriyet Halk Partisi : 173 Cumhuriyetçi Millet Partisi : 4 Hürriyet Partisi : 4 Bağımsızlar : 2 (8 açık toplam 610 milletvekili) 1961: Cumhuriyet Halk Partisi : 3.724.752 oy, % 36,74 Adalet Partisi : 3.527.435 oy, % 34,79 Cumhuriyetçi Köylü Partisi : 1.415.390 oy, % 13,96 Yeni Türkiye Partisi : 1.391.934 oy, % 13,73 Bağımsızlar : 81.732 oy, % 0,81 25.101961 de meclisteki milletvekili sayıları: Cumhuriyet Halk Partisi : 173 Adalet Partisi : 156 Cumhuriyetçi Köylü Millet P.: 54 Yeni Türkiye Partisi : 64 Bağımsız : 2 Toplam.... 449 1965: Adalet Partisi : 4.921.235 oy, % 52,87 Cumhuriyet Halk Partisi : 2.675.785 oy, % 28,75 Millet Partisi : 582.704 oy, % 6,26 Yeni Türkiye Partisi : 346.514 oy, % 3,72 Bağımsızlar : 296.528 oy, % 3,19 Türkiye İşçi Partisi


Paylaş

Proje Yerlinet tarafından çözümlenmiştir.

© 2008 TurkMeclisi.org Her hakkı saklıdır. İçerik izin alınmadan kullanılamaz. Siteyi kullanan herkes "Kullanıcı Sözleşmesini" kabul etmiş sayılır. Kullanıcı Sözleşmesi.